29 Ocak 2021 Cuma

            PAVLİKANLAR, KİBOSSA VE BİROĞUL                                                                      

                        GİRİŞ

            Anadolu’da ki bir çok tarihi yerleşimde olduğu gibi Şebinkarahisar'ın da tarihi daha derinlemesine araştırıldığında bilinmeyen birçok yeni bilgi ve ayrıntı ortaya çıkmaktadır. Ancak burada öncelikle kabul edilmesi gereken önemli bir konu, Şebinkarahisar'ın tarihinin  1071 yılında  başlamadığı ve sadece Türklerin veya Osmanlı'nın tarihi olmadığıdır. Bu topraklarda farklı zaman dilimlerinde yıllarca yaşayan insanların yaşanmışlıkları, inançları, tarihleri de bu ilçenin ve yörenin tarihinin önemli parçalarını oluşturmaktadır. Bunlardan biri de Pavlikanlar adı verilen Hristiyan mezhebi ve onların ilk merkezi olan Kibossa'dır.     

            Bu çalışmada, Pavlikanların çok bilinmeyen tarihi ve inanç sistemleri ile birlikte henüz yeri belirlenememiş olan Kibossa'nın, ilçemizin Biroğul mahallesi olup olmadığı sorusuna yanıt bulunmaya çalışılmıştır. 


                        Altıntepsi (Google Earth)

                        PAVLİKANLAR KİMDİR? 

            Pavlikanizm (Paulicianism, Paulikianer, Polisyenlik, Pavliniki, Pavlusçuluk, Pavlosyen, Paulisianizm, Pavlakiler, Paulikianos, Beyalike, Beylikan) 7. yüzyılın ortalarında  ortaya çıkan dualist bir Hıristiyan mezhebidir. Erken Hıristiyanlık dönemindeki bir hareket olan Markiyonizmin dualist görüşlerinin ve 3. yüzyılda İran'da yayılan iki tanrılı bir din olan Maniheizm'in etkisinde kalmıştır.  Düalizm (İkicilik-Senevviye) genellikle birbirine karşı çıkan iki temel kavramın var olduğuna ilişkin ahlaki veya ruhsal inanç olarak tanımlanmaktadır (Wikipedia, 2021). Bu inanış herhangi bir alanda birleştirilip bire indirgenemeyen iki karşıt ve bağımsız ilkenin varlığını ileri süren anlayış olarak ta tanımlanmaktadır (İslam ansiklopedisi, 2021)

            Pavlikanlara adı verilen Pavlus'un kimliği tartışmalıdır (Britannica, 2000).  

            Pavlikan terimi, üyelerinin kendilerine yalnızca Hıristiyan dediği bir mezhebe,  başkaları tarafından takılan ve küçültücü anlam yüklenen bir isimdir (Hamilton-Stoyanov, 2010). Pavlikanların, kendileri için bu adı kullanmadıkları ve kendilerini ‘‘evrensel havari kilisesinin üyeleri’’ diye adlandırdıkları nakledilmektedir (Özışık, 2007).

            Pavlikanlar VII.-IX. Yüzyıllar arasında Bizans devletini ve kilise teşkilatını uzun yıllar meşgul etmiş oldukları için Bizans’ın siyasi ve dini tarihinde önemli bir yere sahiptir. Bizans devletine karsı Müslüman Arap ordularının yanında yer almaları, farklı din anlayışları ile Anadolu inanç  coğrafyasında iz bırakmışlardır. Sadece Anadolu ile sınırlı kalmayıp, inançlarını Balkanlara taşıyarak Balkan siyasi ve sosyal tarihinin şekillenmesinde de etkili olmuşlardır. Ayrıca Pavlikanlar, Türkiye’de Alevilerin yoğun olarak yaşadıkları coğrafyada bulundukları için ve bazı inançlarının Alevilerle benzerliğinden dolayı, zaman zaman Aleviliğin kökenlerinin araştırıldığı tartışmalarda da gündeme gelmektedir (Çoğ, 2008).

            Pavlikan öğretisi özellikle Makedonya, Bulgaristan ve Yunanistan köylüleri arasında yayılmıştır. Zaman içinde ilk kez Bulgaristan'da ortaya çıkan Bogomillerin öğretilerinin ve uygulamalarının gelişmesine katkıda bulunmuştur (Britannica, 2010). Pavlikanları  diğer bir çok heretik (ayrılıkçı) grup ve mezhepten ayıran taraf, aynı zamanda siyasi bir yapıya da sahip olmalarıdır (Özışık, 2007).

            Pavlikanlar ile ilgili temel kaynaklar sınırlı olup, var olanlar da dini karşıtları tarafından yazılan eserlerdir. Bunların en önemlisi ve diğerlerinin de temelini oluşturan kaynak,  Sicilyalı Peter'in 870 yılında yazdığı "Paulikanlar Olarak da Bilinen Maniheistler'in Tarihi" isimli eserdir. Sicilyalı Peter 869-870 yıllarında, İmparator I. Basileios tarafından Arap-Bizans sınırında Divriği'de bağımsız bir devlet kurmuş olan Pavlikan lideri Khrysokheir'e elçi olarak gönderilmiştir.(Hamilton-Stoyanov, 2010).

             Sicilyalı Peter'in çalışmasının, ilk doksan üç bölümünün Konstantinopolis'te Pavlikanlar'a dair duyduklarına, doksan dördüncü bölümden sonrasının ise Divriği'de bizzat Pavlikanlar'dan öğrendiklerine dayandığı öne sürülmektedir. Çıkışı itibariyle sade bir cemaat olan Pavlikan hareketi, Ermeni ve Bizans dini otoritelerinin yanında, siyasi otoritelerin de amansız baskıları sonucu gittikçe bağımsız bir hüviyet kazanmış, Bizans’ta dini ve siyasi bir tehdit haline gelmiştir. Pavlikanlar’ın, inançlarındaki en tipik ayrılık insandaki özgürlük isteminin hiçbir kuvvet tarafından bastırılarak yok edilemeyeceği, bir taraftan susturulurken diğer taraftan farklı bir şekilde tekrar ortaya çıkacağına inanmalarıdır (Özışık, 2007).

            Pavlikanlar gözle görülür bir grup olarak Silvanus’tan yaklaşık yüz yıl önce ortaya çıkmışlardır (Özışık, 2007). Silvanus adını kullanan Mananali'li Constantine, 657 yılında, Koloneia (Şebinkarahisar) yakınlarındaki Kibossa'da Pavlikan topluluğunu tekrar bir araya getiren kişi olarak bilinmektedir. Kurduğu kilisenin adı "Makedonya Kilisesi"dir ve kısa bir süre sonra da "Laodicaea Kilisesi" kurulmuştur (Bryer-Wınfıeld, 2020).

            Mezhep, tarih sahnesine çıktıktan kısa bir süre sonra Bizans imparatorluğu içinde yaygın  siyasi ve askeri çalkantılara yol açmıştır (Britannica, 2000). 668 ile 698 yılları arasında III.Konstantin ve Justinian II, mezhebi dağıtmak için iki sefer düzenlemiş, Constantine (Silvanus) taşlanarak öldürülmüştür. Constantine'den sonra Pavlikanların önderliğini 684 yılında Bizans görevlisi olarak Constantine'i öldürdükten  sonra inancını değiştirerek  Pavlikanlara katılan Symeon-Titus üstlenmiştir. 690 yılında Symeon-Titus da, Bizans görevlileri tarafından yakılarak öldürülmüştür.

            Symeon-Titus’un öldürülmesi sonrası ciddi bir bocalama dönemi geçiren meshep, 715 yılında Pavlus adlı bir kişinin önderliğinde Phanaroea (Erbaa Ovası) yakınlarındaki Episparis adı verilen yerde yeniden toparlanmıştır. (Yeri bilinmeyen Episparis, Hamilton-Stoyanov-2010’a göre tohum yatağı anlamına gelmekte olup mısır tarlasına yabani otlar eken kötü ekimci kabul edilen şeytanın görüntüsüne dair bir kelime oyunudur).

            Pavlus ölünce iki oğlu, Gegnesius-Timothy ile Theodore, önderlik için kavgaya tutuşmuşlar ve VIII. yüzyılın ilk yarısında hareketin lideri olan Gegnesius, İmparator III. Leon (717–741) tarafından İstanbul'a çağrılarak sorgulanmak üzere Patrik’le görüşmesi sağlanmıştır. Görüşmede kendisine yöneltilen suçlamalara veya sorulara hileli cevaplar vermek veya görünürde inkar ama gerçekte her birine farklı anlamlar yüklemek suretiyle kendisini aklamaya çalışan ve bu konuda da oldukça başarılı olan Gegnesius İmparatorun sağladığı güvenceyle de Episparis'e dönerek yandaşlarını alıp Mananali’ye gitmiş ve orada Pavlikan kilisesinin ikincisini kurmuştur.

            Onun ölümünden sonra bu kez de Gegnesius'un  iki oğlu, Zachary ve Joseph-Epaphroditius arasında kavga çıkmıştır. Kısa zaman sonra Zachary ve izleyenleri Müslüman orduları tarafından yok edilince, tüm Pavlikanlar Joseph'in önderliğinde birleşmişlerdir.

            Joseph'ten sonra başa geçen Vahan zamanında tarikat hem sayıca ve hem de etki olarak gerilemiştir. Bu dönemde ortaya çıkan Sergius-Tychius adlı bir kişi, Vahan'dan ayrılarak, harekete geçmiş ve Pavlikanlar, Vahanitler ve Sergitler olmak üzere ikiye bölünmüştür. Sergitler, kısa süre içinde başarılı olmuşlar ve rakiplerini neredeyse tümüyle ortadan kaldırmışlardır.

            III. Leo ve onu izleyen İkona Kırıcı imparatorlar ise, genellikle Pavlikanlara sempati beslemişlerdir. I. Michael, yeniden Pavlikanlara karşı şiddet uygulamasına başlamış, özellikle V. Leo, kendisinin de bir Pavlikan olduğu iddialarını yalanlamak amacıyla, Pavlikan avına çıkmıştır.

            Neocaesarea (bugünki Niksar) piskoposu ile valisi başkanlığında, Pavlikanların doğu Anadolu’daki durumlarını araştırmak üzere bir heyet görevlendirilmiştir. İmparator Michael’in fermanı uyarınca ölüm cezasını uygulama yetkisiyle donatılan bu görevlilerin uyguladığı baskı ve ağır cezalandırmalar Pavlikanları isyana sürüklemiştir. Astatoi olarak adlandırılan bir milis gücü meydana getirip soruşturmacıları öldürürmüşler, daha sonra da Müslümanların yönetiminde olan Malatya emirine sığınmışlardır. Emir onlara yerleşmeleri için Argaoun'u  (Arguvan) vermiş ve  onlar da buradan Bizans topraklarına sürekli akınlar düzenlemişlerdir (Ay, 2012).

            Pavlikanlara uygulanan şiddetin en büyüğü İmparator III. Michael (842-867) zamanında onun naibi İmparatoriçe Theodora tarafından gerçekleştirilmiştir. Theodora'nın 100 Bin'e yakın  Pavlikanı öldürttüğü ileri sürülmektedir. Bu şiddetin sonucunda Karbeas yönetiminde isyan eden Pavlikanlar kitle halinde Müslüman topraklarına göç etmişlerdir.

            Burada, önce kendilerine tahsis edilen Argaoun (Arguvan) kasabasını sonra yanı sıra Tefrike (Divriği) kalelerini de ele geçirmişler  ve Divriği merkezli bir devlet kurmuşlardır. Bizans ordusunda bir komutanken Pavlikanlara katılan ve hareketin önderliğini yapan Karbeas ve daha sonra halefi olacak olan yine eski bir ordu komutanı Khrysocheir liderliğinde Bizans topraklarına saldırılarda bulunmuşlar, Efes'e ve İstanbul kıyılarına kadar ulaşmışlardır. Bu durum İmparator I. Basil’in Tefrike’yi (Divriği) yeniden ele geçirdiği 872 yılına kadar devam etmiştir. Sonrasında, V. Constantine ve I. Johannes, Pavlikanları kitleler halinde Trakya'ya, özellikle Filibe kenti ve çevresine göçe zorlamışlar ve Slavlara karşı askeri güç olarak kullanmışlardır.           


Bizans İmparatoriçesi Theodora'nın emriyle Paulusçuluğa inanların katliamı - tarih: 843/844

(https://tr.wikipedia.org/wiki/Pavlus%C3%A7uluk#/media/Dosya:Persecution_of_Paulicians.png)

                PAVLİKANLARIN İNANCI

            Pavlikanların inançlarına göre, kötü Tanrı ve iyi Tanrı olmak üzere iki Tanrı vardır. Maddi dünyayı yaratan ve yöneten Tanrı ile tapılması gereken, ruhları yaratan göklerin Tanrısı farklıdır. Kötü tanrı  bu dünyanın yaratıcısı ve hükümdarıdır, iyi Tanrı ise gelecek dünyanın tanrısıdır. Tüm maddi varlıklar kötüdür.

             İyi tanrı etten ve kemikten bir insan olamayacağına göre İsa, gerçekten Meryem'in oğlu olamaz (Britannica, 2010). İsa'nın  bir insan olarak dünyaya geldiğini düşünen Pavlikanlar doğal olarak  onun annesi Meryem’in bakireliğini de kabul etmezler (Ay, 2012). İsa'nın yeniden doğacağına inanmazlar; İsa'nın tüm eseri yaydığı öğretisidir; İsa'ya inanmak insanı son yargıdan kurtarır; gerçek vaftiz İsa'nın sözlerini duymakla olur. Pavlikanlar haça değer vermezler, yalnızca İncil'in bir kısmına inanırlar; Eski Ahid'i kabul etmezler, İsa'yı reddettiği için Aziz Petrus'un mektuplarını dikkate almazlar ve yalnızca Luka İncili ve Pavlus'un mektuplarına değer verirler. Tüm resim ve heykellere karşıdırlar. Kiliseyi de, Kilisenin geleneklerini, dogmalarını, kurumlarını, ruhban sınıfını da reddetmişlerdir. Onlara göre herkes kutsal metinleri okuyup yorumlama hakkına sahiptir (turkiyeningercekleri.com, 2020). Pavlikanlar suyla vaftizi reddederler, çünkü su maddi evrenin bir parçasıdır. İsa'nın vaftiz emrini ise alegorik (sembollerle anlatılan metinler) biçimde ona ruhen kavuşmak olarak yorumlamışlardır (Hamilton-Stoyanov, 2010). Toplantılarını kiliselerde değil, proseuchainde (dua evleri) yapmışlar, baskı altındayken inançlarını saklamanın ve hatta reddetmenin doğru olduğuna inanmışlardır (Ay, 2012). 

                PAVLİKANLAR VE ŞEBİNKARAHİSAR   

            Yukarıda kim olduklarından, tarihlerinden ve kısaca inançlarından bahsedilen Pavlikanların Şebinkarahisar tarihindeki yerleri, Sicilyalı Peter'in kitabında ortaya konulmaktadır. Sicilyalı Peter'in "Pavlikanlar Olarak da Bilinen Maniheistler'in Tarihi" isimli kitabında,  Koloneia-Şebinkarahisar ile ilgili bölüm aşağıdaki gibidir;(Hamilton-Stoyanov, 2010).

            "(…) 94. Heraklius'un torunu imparator Constantin (II. Constans 641-668 olmalı Hamilton-Stoyanov) döneminde, Ermenistan'ın Samosata (Samsat) bölgesinde, Mananalis adlı bir köyde Constantine isimli bir Ermeni doğdu. (…).

(Mananalis, o dönemde Daron Ermeni Eyaletine bağlı olan ve  şimdiki Tuzla Suyu kenarında Pavlikanların yurdu olan maruf Mananali Eyaletindedir (Özışık, 2007.)

            "101. (…) Constantine aynı zamanda Salo-anous olarak da bilinir (Silvanus adı üzerinde yapılan aşağılayıcı yakıştırma - Hamilton-Stoyanov, 2010). Mananalis'ten ayrılıp Koloneia'nın bir kastronu (köy, kasaba veya mahalle) olan Kibossa'da (Cibossa) yaşamaya başladı. Kendisinin havari  mektuplarında geçen Paul'un Makedonya'ya inançlı bir öğrenci olarak  yolladığı Silvanus olduğunu söylüyordu. (…) (Koloneia, bir Ortodoks piskoposun piskoposluk merkeziydi ve sonradan bir Armeniakon themasının  başkenti oldu  (Honigman, 1970).)

            "102. Orada yirmi yedi yıl geçirdi ve orada yaşayanların çoğunu yoldan çıkardı. (…)

            "103. Ondan bir şekilde haberi olan  imparator (İmparator IV. Konstantin 668 - 685)    Symeon adında bir elçiyi, o kötülüğün işçisinin taşlatmak ve müritlerini yola dönmek üzere  Tanrı'nın Kilisesi'ne teslim etmek (…) için yolladı ve şunlar oldu.

            "104. Symeon oraya vardı, yanına yerel archonlardan (yöneticilerden) Typhon isimli birini yanına aldı. Orada hepsini bir araya topladı ve Koloneia'nın (Şebinkarahisar) castronunun güneyine götürdü. (Başka bir çeviriye göre, Koloneia'nın güneyine götürdü).  O  alçağı takipçilerinin karşısına dikti ve onu taşlamalarını emretti. Müritleri taşları alıp arkalarına doğru fırlattılar ki, Tanrı tarafından gönderildiğine inandıkları öğretmenlerine değmesin . Bu Salo-anous (Silvanus) bir süre önce malum bir Justus'u evlat edinmişti ve  ona Maniheist sapkınlığını  öğretmişti. (…)  İmparatorluk yetkilisinin emriyle Justus yerden bir taş aldı ve (…)  taşı fırlatarak onu öldürdü (684). Atılan taşlar nedeniyle günümüzde oraya Soros (tümsek-yığın) denir. (…)

            (Burada, Constantine'in taşlanarak öldürüldüğü yazılmış ise de, taşlama ile ölümün Bizans hukuku içinde normal olmadığı,  Constantine'in geleneksel yollarla idam edildiği ve Pavlikanlar'ın kendi ilk şehitleriyle ilk Hıristiyan şehidi Stephanos arasında bir benzerlik kurabilmek amacıyla taşlanarak öldürülme hikayesini anlattıkları düşünülmektedir. Hamilton-Stoyanov, 2010)

            "106. İmparatorluk emrine binaen Symeon, Constantine'in takipçilerini inancından döndürülmeleri amacıyla Tanrı'nın Kilisesi'ne teslim etti. Ancak onlar (…) kendi inançlarıyla ölmeyi seçerek dönmeyi kabul etmediler. Onların yargılamasını yapan  (…)  Symeon ise bu ölümcül sapkınlığın bir takipçisi oldu.

            "107. (Symeon)  Daha sonra imparator tarafından geri çağrıldı ve Konstantinopolis'te üç yıl kaldı. Şeytanın eline geçmiş olarak gizli bir hayat sürüyordu.  Her şeyi ardında bırakıp kaçarak  daha önce sözü geçen Kibossa'ya geldi. Orada Constantine'in yandaşlarını topladı ve sapkınlığın varisi (lideri) oldu. Kendisine daha iyi bir isim vermek için  seleflerinin yöntemini izledi  ve Titus adını aldı. (…)

            "110. Orada üç yıl kaldı ve çok sayıda kişiyi kandırdı. Daha sonra bir anlaşmazlık belirdi ve taş atarak Constantine'i öldüren Justus'la (…)  Symeon arasındaki tartışma büyüdü. (…)

            "111. Sonunda Justus  (…) Koloneia piskoposuna giderek ona kendisi, yandaşları ve öğretisi hakkındaki her şeyi anlattı. Piskopos vakit kaybetmeden imparator Justinianus'u (II. Justinianus 685-693) bu konuda bilgilendirdi. İmparator olanları duyunca, hepsinin yakalanıp mahkemeye çıkarılmasını ve yanlışında ısrar edenlerin yakılmasını emretti. Soros (tümsek) yakınlarında büyük bir odun yığını kuruldu ve bunların tümü yakıldı (…)"

            Görüldüğü gibi, Şebinkarahisar'ın, Pavlikanların tarihinde önemli bir yeri vardır. Pavlikanlar, Constantine-Silvanus önderliğinde Şebinkarahisar'da önemli bir topluluk haline gelmişler, savaşçılıkları ile zaman içerisinde Bizans İmparatorluğunu oldukça uğraştırmışlardır. Şebinkarahisar, Pavlikanların tarih sahnesine çıkmalarının başlangıcı ve merkezidir. Koloneia, 9. Yüzyılın sonlarına kadar Pavlikanların merkezi olmaya devam etmiştir (Bryer-Wınfıeld, 2020).

            Pavlikanların da Şebinkarahisar Tarihi içinde önem verilmesi gereken insanlar olduğu ortadadır. Mezhebin kurucusu olduğu kabul edilen Constantine-Silvanus Şebinkarahisar'da öğrencilerine taşlatılarak öldürülmüş veya idam edilmiş, ikinci lider Symeon-Titus yine Şebinkarahisar'da yakılmıştır.

            Bu öykünün, Pir Sultan'ın öyküsü ile benzerliği de ayrıca dikkat çekicidir. Silvanus'un Pir Sultan olduğu, Kibossa'nın da Sivas olduğu ileri sürülmüş (Çınar, 2009)  ve bu iddia, "kod adını Hıristiyanlığın büyük misyoneri St. Paul’ün adamı Silvanus’tan alan Constantine, Hıristiyan bir düalisttir. Şebinkarahisar’da kilise kurmuştur. Erdoğan Çınar onu Alevi, ocak kurucusu, sözlü kültürün kurucusu ve kurumlaştırıcısı olarak anlatmaktadır" (Öztürk, 2010) şeklinde eleştirilmiş ve tepki ile karşılanmıştır. 

            KİBOSSA BİROĞUL MU?    

            Günümüzdeki Biroğul Mahallesi olarak bilinen bölge Kibossa olabilir mi?

            Pavlikanların ilk merkezi olan Kibossa'nın yeri henüz tespit edilebilmiş değildir ve neresi olduğu bilinmemektedir ancak yeri tartışmalıdır. Koyulhisar olabileceğini söyleyenler olduğu gibi, Sisorta da olabileceği, ancak "Kibossa Kalesi"nin Koloneia'nın çevresindeki dağlarda aranması gerektiği ifade edilmektedir (Bryer-Wınfıeld, 2020).

            Bu çalışmada ise, salnamede yer alan bir isimlendirmeden ve Sicilyalı Peter'in anlatımından hareketle, Kibossa'nın Biroğul Mahallesi Altın tepsi mevkiinde olabileceği değerlendirilmektedir. 

            1888 tarihli Sivas Salnamesi'nde Karahisar'ı Şarki'den "(…) esasen bu kasabada şimdikinin bir saat canib-i şarkisinde kain Çatal Göl civarında Altun Tepesi denilen mahalde idi ki rivayet-i sahiheden ve ol-vakt bunun (Kifotya) namıyla yad olunduğu (…)"  (Selvitop, 2004) şeklinde bahsedilmektedir.

    


                                      1888 Tarihli Sivas Salnamesi Karahisar-ı Şarki sayfası  

                                (Kaynak: Ayten Selvitop,  -Yüksek Lisans Tezi, Kayseri 2004)

        Çatalgöl ile Biroğul mezarlığı arasında kalan saha günümüzde Altıntepsi olarak bilinmektedir. Tapu kayıtlarında da Altın Tepsi mevkisi olarak geçen bu yer, vakfiyede Çatal Göl civarında olduğu belirtilen ve Altun Tepesi adı verilen yer ile aynı yerdir.  Sözcüklerin dilden dile aktarılırken değişikliklere uğrayabildiği bilinmektedir. İsimlerin dilden dile geçerken uğradığı bu tür değişiklikte kaynak ve hedef dilin fonetiği kadar, aracılık eden dillerin fonetiği de önemli bir rol oynamaktadır (Altunbaş, 2020). Örneğin Koloneia ismi Araplarca Kaluniya, Selçuklularca Kögonya,  Kuguniya veya Keygune olarak telaffuz edilmiş ve uzun süre de kullanılmıştır. Yine, 13. yüzyılda Avrupalılar Şebinkarahisar'ı Harsar ismiyle tanımlamışlardır (Turan, 2011). Nitekim, Bizans'ta "Paulician" şeklinde yazılan Pavlikan sözcüğü Arapça'da "Beyalike" ve "Beylikan" şekline dönüşmüştür.

                                                

                            

                   Salnamede geçen ve Kifotya olarak çevrilen (Murat Dursun Tosun tarafından yapılan başka bir çeviride sözcük Keyfuniye olarak çevrilmiş ve Kifotya olarak da çevrilebileceği ifade edilmiştir) ve telaffuz edilen sözcüğün Kibossa'nın Türkçe telaffuz edilirken değişikliğe uğramış hali olduğu kabul edilebilir ki, bu durum, bu çalışmada ele alınan "Biroğul Kibossa mıdır?" sorusuna götüren olgudur.  

            Diğer yandan, Sicilyalı Peter, kitabında Kibossa'nın, Koloneia'nın bir kastronu olduğunu, Symeon'un Silvanus ve müritlerini Koloneia'nın kastronunun güneyine götürdüğünü belirtmektedir. Başka bir çeviriye göre, "Koloneia'nın güneyine götürmüştür."

            Kastron sözcüğü bugün köy, kasaba veya mahalle olarak çevrilmektedir. Ancak, Bizans döneminde surlarla çevrili şehirleri ifade ederken kullanılan terimdir. Bu terim ile birlikte 7. yüzyıl boyunca varlığını sürdüren kentsel yerleşim merkezleri yerlerini "kastron"lara bırakır. Antik Romalılar tarafından ise askerî savunma amaçlı olarak etrafı çevrilmiş araziler ya da binalar için kullanılan isimdir (Wikipedia 2021). Zamanla, kastron terimi şehri bir bütün olarak ifade etmeye başlamıştır (oxfordreference.com, 2021). Biroğul mezarlığında bulunan bir duvar kalıntısı Bizans dönemi ile ilişkilendirilmiştir (Bryer-Wınfıeld, 2020) .

            Altın Tepsi veya Altın Tepesi ilçe merkezinin ve Koloneia Kalesi'nin güney doğusunda yer almaktadır, salnamedeki gibi yaklaşık bir saatlik bir mesafededir.          

            Buna göre, Biroğul mahallesinin Altıntepsi mevkiinde geçmişte var olduğu ifade edilen yerleşimin Kibossa olması kuvvetle muhtemeldir. Salnamedeki isimlendirme ve Sicilyalı Peter'in anlatımları ile Biroğul mahallesinin konumu örtüşmektedir.

            Bugün bu bölgede bir sur veya yerleşim kalıntısına veya tarihi esere rastlanamamasının nedeni geçmişte Çatalgöl ve Oynargöl'ün de meydana gelmesine neden olan büyük bir heyelanın yaşanmış olmasıdır (Uluğ, 1975). Heyelan bugün dahi, hafif de olsa bölgede varlığını sürdürmektedir. Ancak, 1975 yılında tarla sürülmesi esnasında tarihi eser kalıntıları çıkarılmış olması bu bölgede bilimsel araştırma ve arkeolojik kazı yapılması gerekliliğini ortaya koymaktadır. 



                         Şebinkarahisar (Koloneia) ve Biroğul  (Google Earth)

            SONUÇ VE TARTIŞMA

           Biroğul'un Kibossa olması neden önemlidir?

            Biroğul'un Kibossa olması, Şebinkarahisar'ın Bizans ve Hristiyan tarihi açısından önemli bir yer olduğunu ve tarih ve din turizmi kapsamında değerlendirilebileceğini bize düşündürmektedir.

            Daha önce yayınladığımız çalışmalarda ileri sürdüğümüz, Güneygören'in Hititler döneminde yaşayan Azzililerin başkenti Dukkamma ve Bayramköy'ün Roma İmparatorluğu'nun önemli şehirlerinden Nikopolis olarak kabul edilmesi ve bunların Şebinkarahisar için çok önemli bir tarih turizmi öğesi olabileceğine dair iddialarımız, Biroğul'un Kibossa olabileceği iddiası ile de devam ettirilmektedir.

            Şebinkarahisar'ın tanınırlığına katkı sağlamak amacı ile İsola (Güneygören), Bayramköy, Kale ve Biroğul Altıntepsi'de arkeolojik kazı çalışması başlatılmalı, Hristiyanlar için çok önemli bir merkezler olan Nikopolis (Bayramköy), Kibossa (Biroğul)  ve Meryemana Manastırı ile Taşhan, Fatih Camii ve çevresi, Behramşah Cami, yerel özellik ve ürünler ile birlikte bir bütün olarak ele alınıp turizm alanında pazarlanmalıdır.  

            Kısacası, Dukkamma-Hitit/Azzi, Nicopolis-Roma, Koloneia ve Kibossa-Bizans, Keygune-Selçuklu, Karahisar-ı Şarki-Osmanlı şeklindeki süreç ile Şebinkarahisar'a önemli bir turizm merkezi niteliği kazandırılabilir. 

KAYNAKLAR

  1- http://www.turkiyeningercekleri.com/1w2o3r4d5p6r7e8s9s0/paflikyanlar-paulicians/ ( erişim  29.01.2020)

  2- http://understanding-our-past.blogspot.com/2011/04/paulicians-timeline-map.html ( erişim   01.02.2020)

  3- https://www.britannica.com/topic/Paulicians#ref159519  ( erişim  01.02.2020)

  4- https://www.britannica.com/biography/Constantine-Silvanus ( erişim  01.02.2020)

  5- https://en.wikipedia.org/wiki/Paulicianism  ( erişim  01.02.2020)

  6- https://en.wikipedia.org/wiki/Constantine-Silvanus ( erişim  01.02.2020)

  7- https://www.geni.com/people/Constantine-Silvanus/6000000036728670251 ( erişim  01.02.2020)

  8- Janet Hamilton - Bernard Hamilton - Yuri Stoyanov, Bizans Döneminde (650-1405) Hristiyan   Düalist Heretikler, Çeviren Leyla Kuzucular, Yurt Kitap-Yayın, Ankara 2010 (Bu kitabın Barış  Baysal çevirisi ile Kalkedon Yayınları tarafından 2010 yılında yayınlanan diğer bir nüshasından da yararlanılmıştır.)

  9- Nina G. Garsoian, The Paulician Heresy, , Paris 1967

10- Sakin Özışık,  Ortaçağ Hristiyan Heresi Gruplarından Pavlikanlar, Yüksek Lisans Tezi,  Sivas 2007

11- Resul Ay,  Bizans’tan Osmanlıya Anadolu’da Heterodoks İnanışlar: ‘Öteki’ Dindarlığın Ortak  Doğası Üzerine (650–1600), , OTAM, 31/Bahar 2012

12- Ernst Honigman,  Bizans Devletinin Doğu Sınırı, Çeviren Fikret Işıltan, İstanbul 1970

13- Ayten Selvitop,  Hicri 1288 (M.1871) ve Hicri 1306 (M.1888) tarihli Sivas Vilayet Salnamelerinin Günümüz  Harflerine Çevrilmesi ve Mukayeseli Değerlendirilmesi,    Yüksek Lisans Tezi, Kayseri 2004

14- Antyony Bryer - Dawid Winfield, Karadeniz'in Ortaçağ Dönemi Eserleri ve Topoğrafyası, çeviren

       İsmail Köse, TTK yayını, Ankara 2020

15- Ahmet D. Altunbaş, https://twitter.com/Ricoldus/status/1329449418270142464 (erişim 10.12.2020)

16- Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, Ötüken Yayınları, İstanbul 2011

17- Osman Turan, Doğu Anadolu Türk Devletleri Tarihi, Ötüken Yayınları, İstanbul 2011

18- Ünal Öztürk, Papaz Silvanus’u Pir Sultan Abdal Olarak Sunan Bir Yazar, http://www.aleviforumu.com/18525-papaz-silvanusu-pir-sultan-abdal-olarak-sunan-bir-yazar.html    (erişim 17 Temmuz 2010)

19- https://baydin2.blogspot.com/2018/03/sebinkarahisarin-tarih-turizmi.html

20- Şebinkarahisar Tarihi, Yeni Şebinkarahisar, 4 Mart 1975, Koloneia Dini Bölgesi İle  Nikopolis’in  Tarihi ve Folkloru, Atina  1964'dan çeviren  İ. Hakkı  Uluğ

21- Ana Britannica, C. 17, Ana Yayıncılık, İstanbul, 2000

22- Georg Ostrogorsky, Bizans Devleti Tarihi, çeviren Fikret Işıltan,TTK Yayını, Ankara 2011

23- Mehmet Çoğ, İslam Bizans İlişkileri Bağlamında Pavlikanlar Üzerine Bir Değerlendirme,

       Fırat Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 13:2, 2008

24- Erdoğan Çınar,  Aleviliğin Kayıp Bin Yılı, Kalkedon yayınları, İstanbul 2009

25- https://tr.wikipedia.org/wiki/D%C3%BCalist_kozmoloji (erişim 04.01.2021)

26- https://islamansiklopedisi.org.tr/seneviyye (erişim 04.01.2021)

27- https://tr.wikipedia.org/wiki/Kastron

28- https://www.oxfordreference.com/view/10.1093/oi/authority.20110803100030957   erişim 04.01.2021

29- https://www.researchgate.net/figure/The-hypothesised-Byzantine-kastron_fig3_260389801


onu ile bağlantılı linkler

https://baydin2.blogspot.com/2018/03/sebinkarahisarin-tarih-turizmi.html

https://baydin2.blogspot.com/2014/02/guneygoren-koyu-dukkammam.html

https://baydin2.blogspot.com/2013/02/yerel-tarih_23.html

https://baydin2.blogspot.com/2013/02/yerel-tarih_1101.html

https://baydin2.blogspot.com/2013/03/silvanus.html

24 Mart 2018 Cumartesi

ŞEBİNKARAHİSAR’IN TARİH TURİZMİ POTANSİYELİ


Her bir Şebinkarahisarlı, şehrimizin tarihi ve özellikle de bizler için sembol niteliği taşıyan Kale ile haklı bir gurur duymaktadır. Ancak yeterince dokumente edilmemiş olması nedeniyle hem tarihimiz hem de Kale hakkında yeterli bilgi birikimine de sahip değildir. 

Birçok Şebinkarahisarlının bilgi birikimi kulaktan kulağa dolaşan söylenti ve hikâyelerden ibarettir.  İlçemizde bilinen Kale dışında, Güneygören (İsola) Kayası'nda, Eskiköy Duman Kayası'nda, Turpçu Köyü Kalecik Mahallesinde eski yerleşim yerleri ve aynı zamanda kale/ler olduğu bilinmekte olmasına karşın son derece değerli tarih ve turizm potansiyeli olan tarihi yerleşimlerimizi ve kale/lerimizi turizm alanında değerlendirme çabası da yetersiz kalmaktadır.  

İsola, Dukkamma olabilir.             

Çok yazılan ve bilinen bir gerçek Şebinkarahisar'ın ilk kuruluş yerinin İsola (Güneygören) olduğudur. Şehir ilk olarak İsola Kayası üzerinde kurulmuştur. Şebinkarahisar'ın Hititler dönemindeki adının Dukkamma olduğu, Hititlerin Şebinkarahisar'ın bulunduğu bölgeye "Azzi-Hayaşa" ülkesi adının verdikleri konusunda tarihçiler hem fikirdir.  Birçok akademik çalışmada, Dukkamma Şebinkarahisar'ı işaret etmektedir ve İsola (Güneygören) Köyü’nün  Dukkamma’nın bulunduğu yerleşke olma olasılığı hayli yüksektir.

Habip Rıza (Gökçen) Efendi, aile tarihçesinin Karahisar'a ait bölümünde, büyüklerinden işittiklerinden naklen İsola önlerinde yapılan bir savaştan bahsetmektedir. Habip Rıza Efendi'nin bu anlatımı, Hitit İmparatoru II. Murşili'nin, "Azzi" ülkesine yaptığı seferi akla getirmektedir.  II. Murşili’nin Yıllıkları adı verilen tabletlerden elde edilen bilgiler göre,  Murşili II,  tahta çıkışının 10. yılında (yaklaşık M.Ö. 1335 yılında) Azzi-Hayaşa seferine çıkar ve sınır bölgesinde bulunan Ingalava şehrinden hareketle Azzi- Hayaşa üzerine yürür. Aripša (Giresun) ve Dukkamma (Şebinkarahisar) dışındaki şehirler savaştan çekinirler. Aripša'lıların gece baskınını engelleyen, Murşili II onların şehirlerini çok ağır şekilde yağmalatır. Bu durum karşısında Dukkammalılar teslim olacaklarını, Hitit ordusuna gönüllü katılacaklarını, ancak şehirlerinin yağmalanmamasını isterler. Dukkammalılar dan 3000 kişiyi Hattuşaş’a götürmek için ayıran Murşili II, şehrin yağmalanmasını engeller.
                              
Habip Rıza Efendi'nin, savaşı İsola hükümdarının kazandığı ve İsola'daki şehrin ahalisinin çok olduğu şeklindeki anlatımı  ile II. Murşili'nin, şehri yağmalatmaması ve 3000 kişiyi alıp götürmesi birbiri ile örtüşmektedir. Bu da,  İsola'nın  Dukkamma olma olasılığını bir hayli güçlendirmektedir.
                              
İsola'nın Dukkamma olması neden önemlidir? Azzi ülkesi ve Azzililer hakkında Hitit tabletlerindeki sınırlı anlatımdan başka birşey bilinmemektedir. Buna karşılık birçok akademik çalışmada, Dukkamma, Azzi ülkesinin merkezi olarak kabul edilmektedir. İsola'nın Dukkamma olduğu kabul gördüğü taktirde burada yapılacak kazılar, haklarında hiçbir şey bilinmeyen Azzililer ve Şebinkarahisar'ın Azzi/Hitit dönemi tarihi hakkında birçok bilginin ortaya çıkmasına ve şehrimizin tarihinin aydınlanmasına yardımcı olacaktır. Günümüzde, nasıl Hitit şehirleri ziyaretçi akınına uğruyorsa, Azzi'nin  başkenti Dukkamma'nın da yoğun ilgi göreceği ve  tarih turizmi alanında değerlendirilebileceği oldukça açıktır.



Bayramköy'ün Nikopolis olması önemlidir

Yine, Şebinkarahisar tarihi yazılırken, Romalı komutan ve devlet adamı Gnaeus Pompeius Magnus'un M.Ö. 65 yılında ilçemizin Bayramköy bölgesinde, Pontos kralı VI. Mithridates'in ordusu ile Roma İmparatorluğu ordusunun yaptığı savaşta, Mitridates'in ordusunu yendikten sonra zafer kazanma evi anlamına gelen "Nikopolis" kentini kurduğu belirtilir. Diğer deyim ile Nikopolis'in Bayramköy'ün bulunduğu yerde olduğu ifade edilir.  Her ne kadar bazı kaynaklarda Pompeius'un kurduğu Nikopolis şehrinin, Suşehri'nin Pürk Köyünün (Şimdiki Yeşilyayla) bulunduğu yerde olduğu belirtilmekte ise de detaylı yapılan inceleme ve değerlendirmeler ışığında Nikopolis'in Bayramköy’de olduğu düşüncesi yaygınlaşmaya başlamıştır.  

Bu düşünceye temel teşkil eden unsur ise Meryem Ana Manastırıdır.  Bazı kaynaklar,  ilçemizdeki Meryemana Kilisesi'nin, Hristiyanlığın kabulü yıllarında bu nedenle şehit olduğu kabul edilen 45 kişinin anısına, MS 472 yılında Nikopolis'te yaşayan St John tarafından  yaptırıldığı ifadelerine yer vermektedir. Manastırdan bakıldığında Bayramköy - Nikopolis görülmekte yine Bayramköy - Nikopolis'te yaşayan biri sabah kalktığında güneşin doğduğu yönde Manastır’ı görebilmektedir. Hayırsever bir kişinin kendisinin de sürekli olarak anılmasını isteyeceği göz önünde bulundurulduğunda, Nikopolis'in Meryem Ana Manastırı ile aynı bölgede birbirini görebilecek uzaklıkta yapılmış olması gerektiği düşüncesini kuvvetlendirmektedir. Yerleşkenin Suşehri Pürk-Yeşilyayla Köyü olarak kabul edilmesi halinde, St John'un söz konusu manastırı Pürk-Yeşilyayla yakınında bir yere değil de, neden Şebinkarahisar'ın Kayadibi Köyüne yaptırdığı sorusu akla gelmektedir. Ayrıca, Pürk'te hiçbir kalıntı yoktur ve kalabalık bir şehirden hiçbir kalıntı kalmamasının anlaşılır yanı da bulunmamaktadır.

Meryem Ana Manastırı ile Yeşilyayla Köyü arası: kuş uçuşu 35 km dir ve bu köyden manastırın görülmesi mümkün değildir. Her iki nokta arasında yer alan doğrusal hattın yükseklik eğrisi Şekil 1’de görülmektedir.



Şekil 1. Yeşilyayla Köyü ile Meryem Ana Manastırı arasındaki yükseklik kesiti.

Buna karşılık Bayramköy ile manastır arasındaki uzaklık kuş uçuşu 8.5 km dir ve manastır her iki noktada birbirini çok açık bir şekilde görmektedir. Hattın yükseklik değişimi Şekil 2’de verilmiştir.  




Şekil 2.  Bayramköy ile Meryem Ana Manastırı arasındaki yükseklik kesiti. 


Zamanında bu bölgenin tek kenti ve MS 1. YY ‘da Roma'nın Armenia Minor eyaletinin başkenti olan Nikopolis, Komana, Polemonium, Neocæsarea (Niksar), Sebasteia (Sivas) karayollarının kesiştiği yerde olduğu için oldukça önemli bir konuma sahip olmuştur. Roma İmparatoru Hadrianus, MS 129-131 yıllarında Anadolu'ya yaptığı gezide, Neokoros (İmparator Tapınağı Sahibi) şehir ünvanına sahip Nikopolis'e de uğramıştır. O dönemde şehirde Agusti Sunağı yanında Zeus Nicephorus ve Zafer anıtları vardır.

MS 311 ile 324 tarihleri arasında hüküm süren İmparator Licinius döneminde Hristiyanlık Romalılar tarafından yasaklanmışken, MS 319 yılında Nikopolis sakinlerinin bir kısmı Hristiyanlığı kabul etmiştir. Yasaklama çerçevesinde yapılan baskı ve zulümler sonucunda 45 kişi Hristiyan olduklarını itiraf etmişlerdir. Bunlar cezaevine atılmış daha sonrada öldürülmüştür. Doğu Ortodoks Kilisesi ve Roma Katolik Kilisesi, şehit olarak kabul ettiği bu 45 kişi için her 10 Temmuz'da saygı günü düzenlemektedir.

Nikopolis, MS  2. ve 3. yüzyılda metropolis  konumuna ulaşmış ve MS 372 tarihinde Piskoposluk merkezi olmuştur.  MS 499 yılında yaşanan çok büyük bir depremde onarılmaz şekilde yıkılan Nikopolis zamanla sıradan bir şehir halini almıştır.

Bayramköy'ün Nikopolis olması neden önemlidir? Burada, Efes boyutlarında ve aynı öneme sahip, kalabalık ve büyük bir şehirden bahsediyoruz. Her ne kadar bu şehirden  Efes'te olduğu gibi gözle görülür kalıntıların varlığı henüz bulunmamış olsa da, ciddi bir araştırma ve arkeolojik kazılar sonucunda şehir kalıntılarına ulaşmak mümkün olacaktır. Şehir, Hristiyanlık için de önemli olduğu için, kutsal bir ziyaret merkezi, bir tür "hac mekanı" veya "dini turizm ögesi" niteliğini alacağı düşünülmektedir.  

Koloneia da öne çıkarılmalı.

Koloneia ve Kale, Nikopolis'in 499 yılında yaşanan 8 şiddetindeki depremde tamamen yıkılmasından ve zaman içerisinde boşalmasından sonra önem kazanmıştır. 415 yılında, Paul taraftarları da denilen Paulicienler’in yoğun olarak yayıldığı bölge içinde, St Paul’un mektuplar gönderdiği altı kasabanın adını taşıyan altı kolun merkezi olan Koloneia, asıl önemine Bizans İmparatoru Justinianus Dönemi’nde kavuşmuş ve piskoposluk merkezi haline gelmiştir.

Procopius'a göre, 527-565 yılları arasında hüküm sürmüş olan Bizans İmparatoru Justinianus, şehir merkezi olarak kabul ettiği Koleneia’yı güçlendirmek için çok çaba sarf etmiş, Kale'yi daha güçlü hale getirtmiş ve surlarını onattırmıştır. Ayrıca Kale'ye bir kilise yaptırmış ve bu süreç içinde bölgeye zenginlik sağlamıştır.

Koloneia, Kale sayesinde zamanla Bizans İmparatorluğunun kuzey doğu sınırındaki kalelerin en önemlisi ve Koloneia Themasının en önemli şehri konumuna ulaşmıştır. Bizans döneminde de kaleler genellikle yüksek ve sarp kayaların üzerine yapılıyor olması nedeniyle Procopius eserinde "Dağ tepesi uçurumunda" nitelemesi ile Kale'nin bu niteliğini açıkça ortaya koymuştur. Tarihçi W.M. Ramsay'a göre, Şebinkarahisar'ın askeri önemi o kadar büyüktür ki Bizans Savaşlarının başlıca kalelerinden biri olarak kabul edilmektedir. 

Bizans döneminde, Gümüşhane  ve Kemah'ı da kapsayan idari birim olan Koloneia Theması'nın  idare merkezi olarak Kögonya (Koloneia) olarak adlandırılan şehir  ve kale, ekonomik öneme sahip şap madenlerinin üretim ve dağıtım merkezi olmasının yanı sıra, Sebasteia (Sivas) - Satala (Kelkit Sadak Köyü) -Theodosiopolis (Erzurum) güzergâhında uzanan Bizans Askeri Yolu olarak tanımlanan ulaşım güzergahı üzerindeki stratejik konumu ile ekonomik ve askerî merkez işlevi kazanmıştır.

Kale,  tarihi esas alınarak tanıtılabilir

Şap madeninden kaynaklanan önemi, Selçuklu döneminde ve Osmanlı döneminde de süren, Selçuklu'daki adı Keygune olan  Şebinkarahisar, bir zamanlar, Giresun ve Ordu'yu da kapsayan bu bölgenin merkezi konumundadır.

1071 yılı Malazgirt Savaşı'ndan sonra Sultan Alpaslan'ın o tarihte adı Kögonya olan Şebinkarahisar ve havalisini Emir Mengücek'e kılıç hakkı adı altında ikta olarak verdi.  Erzincan'da bulunan ve 1162 'den 1225 yılına kadar da beyliği yöneten Mengücek Emiri Fahreddin Behramşah,  Şebinkarahisar'a yönelik bir Bizans saldırısına karşı Şebinkarahisar'a gelerek Avutmuş'ta yapılan savaşı kazandıktan sonra Avutmuş mahallesine bir cami yapılmasını emrederek, yönetimi oğlu Muzafferiddin Mehmed’e bırakarak, Erzincan’a geri döndü. Fahreddin Behramşah’ın ölümünden sonra,  1225-1228 yılları arasında Şebinkarahisar Emiri olan Muzafferiddin Mehmed'in kaleyi onardı. Kalenin, şu anda da kullanılan ana kapısının Selçuklu ya da Türk yapımı olduğu konusunda tarihçiler hemfikir.

Selçuklu tarihçisi  İbni Bibi ,  Selçukname isimli eserinde, Şebinkarahisar Kalesi'nden “...sınırsız ve benzersiz zahirelere, denizler gibi dalgalanan derin su sarnıçlarına, kırk depoya, dağlar gibi üst üste yığılmış üç ev dolusu yağ, bal, badem, şeker, tuz ve oduna ve ‘orada akla gelebilecek her şey en iyi cinsiyle ve bol miktarda vardı./ Savaş atlarının ve ceng aletlerinin sayısı hesaba kitaba gelmezdi./ Bin kişi orada yüz yıl yaşasa, seçkin bir süvari olarak taş gibi kalırdı./ İçecekten, yiyecekten, giyecekten gerekli olan başka her şeyden ve serilecek eşyadan/ Orada yeteri kadar ve iyi kalitede vardı. Kimsenin dışarıya bir ihtiyacı yoktu.’ şeklinde tasvir edilen duruma sahip ...” şeklinde söz ediyor.

Bilindiği gibi, Kale'yi ve de Şebinkarahisar'ı, Fatih Sultan Mehmet Osmanlı topraklarına kattı. Tursun Bey tarafından II. Beyazıt döneminde yazılan  Tarih-i Ebü'l-Feth isimli kitaptaki ifade ile, "Azerbaycan kalelerinin en ünlüsü olan, sarplık ve  sağlamlığı ile kale -ki ne kale ki burcu göğün en yüce katı/bozulmaya karşı korunmuş, zarara karşı güvenli-" Şebinkarahisar Kalesi 1473 Otlukbeli Savaşı  dönüşü fethedildi.

Fethedildiğinde, bir kale, bir grup gayrimüslim ve kalede yaşayan Müslüman asker nüfustan oluşan Şebinkarahisar, devletin uyguladığı ekonomik ve sosyal politikalar ile zaman içinde şehir niteliğine kavuştu. Osmanlı-Akkoyunlu çekişmesi nedeniyle  köylerin % 40'ı boşalmış olmasına rağmen, kalesi ve şap madeni sayesinde sadece Şebinkarahisar'da yerleşik önemli bir nüfus bulunuyordu. Yine kalesi ve şap madeni sayesinde de zaman içinde Osmalının idari yapılanması içinde önemli bir konuma ulaştı. Yavuz Sultan Selim  tarafından 1515 yılında çıkarılan bir kanunname ile Karahisar-ı Şarki sancağı kuruldu.

Ancak zaman içerisinde bu önemini yitiren ilçemizde, ayaktaki tek Osmanlı eseri ne yazık ki, Fatih Camii'dir. Bunun dışında, Selçuklu ve Osmanlı döneminde de kullanılan Kale başlı başına bir tarih turizmi öğesidir. 



Sonuç

Kısacası tarih içerisinde farklı isimlerle anılsa da, Dukkamma, Nicopolis, Koloneia, Keygune, Karahisar-ı Şarki ve de Şebinkarahisar’ın; Hitit/Azzi, Roma, Bizans, Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet şeklindeki süreç ile bir turizm merkezi niteliği kazanma potansiyeli oldukça yüksektir. 

Öncelikle yapılabilecekler değerlendirildiğinde; İsola (Güneygören), Bayramköy ve Kale'de arkeolojik kazı çalışması başlatılmalı, Taşhan, Fatih Camii ve çevresi, Behramşah Cami, Hristiyanlar için çok önemli bir merkez olan Nikopolis (Bayramköy) ve Meryemana Manastırı ve ile diğer tarihi eserler yerel özellik ve ürünler ile birlikte bir bütün olarak ele alınıp turizm alanında pazarlanmalıdır.  Bu ilçe ekonomisi için oldukça önemli bir ek gelir kaynağı anlamına gelmektedir.                       

Bunu başarmak için başta Şebinkarahisar yerel yönetimi olmak üzere, herkese büyük görev ve sorumluluklar düşmektedir. Ancak bu durum, gönüllüğün ve Şebinkarahisar sevdasının asıl unsur olarak göz önünde bulundurulması gereken, uzun soluklu bir çaba gerektirmektedir.

KAYNAKLAR
1- Besim Darkot, Karahisar, İslam Ansk. C. 6, sf. 280, İst. 1955
2- Habip Rıza Efendi (Gökçen) Aile Tarihçesi "Karahisar'a Ait" bölümü, 1933
3- Şebinkarahisar Tarihi, Yeni Şebinkarahisar, 4 Mart 1975, "Koloneia Dini Bölgesi İle Nikopolis’in    
      Tarihi ve Folkloru, Atina 1964"dan çeviren  İ. Hakkı  Uluğ
4- Anthony Bryer-Davıd Wınfıeld, The Byzantıne Monuments And Topography of The Pontos, 
      Washington 1985 (İngilizceden çeviren Ersen Erdem)
5- Hasan Tahsin Okutan, Şebinkarahisar, Giresun 1944
6- Strabon, Antik Anadolu Coğrafyası, Arkeoloji ve Sanat Yay.İstanbul 2012
7- W.M  Ramsay, Anadolu'nun Tarihi Coğrafyası, çev. Mihri Pektaş, İstanbul 1961
8- Metin Alpaslan, II Murşili Dönemi, Doktora Tezi, İstanbul 2006
9- Koray Özcan, Anadolu’da Selçuklu Dönemi Yerleşme Tipolojileri II: Karahisarlar,
        Milli Folklor Dergisi, Sayı  77, 2008
10- Fatma Acun, Osmanlı Döneminde Anadolu Şehirlerinin Gelişmesinde Devletin Rolü: Karahisar
       Örneği, TTK Belleten Dergisi'nin Nisan 2001, sayı 242'den ayrı basım
11- Pınar Bülbül Yaman,  Hitit Döneminde Anadolu Coğrafyası, Yüksek Lisans Tezi, Afyon 2006
12- Remzi Kuzuoğlu,  Eski Asurca Metinlerde Geçen Coğrafya Adları,  Doktora Tezi, Ankara 2007
13- http://www.deprem.gov.tr/sarbis/Veritabani/Tarihsel.aspx
14- http://en.wikipedia.org/wiki/Nicopolis_%28Pontus%29
15- http://www.livius.org/mi-mn/mithridates/mithridates.htm
16- http://en.wikipedia.org/wiki/Kingdom_of_Pontus
17- http://tr.wikipedia.org/wiki/Gnaeus_Pompeius_Magnus
18- http://oca.org/FeastSaintsViewer.asp?FSID=101984
19-http://baydin2.blogspot.com.tr/2014/(İsola Köyü Dukkamma'mı?)
20-http://baydin2.blogspot.com.tr/2014/02/kalesi-sebinkarahisarlolarak-kalemiz.html
21-http://baydin2.blogspot.com.tr/2013/02/yerel-tarih_1101.html (Dukkamma)
22-http://baydin2.blogspot.com.tr/2013/02/yerel-tarih_23.html (Bayramköy ve Nikopolis)

18 Kasım 2017 Cumartesi

Şebinkarahisar Yol Konusunda "bypass" Ediliyor


                                          ŞEBİNKARAHİSAR YOL KONUSUNDA BYPASS EDİLİYOR 
       
              TARİHTE DURUM

         Kelkit Vadisi tarihte Anadolu'ya girişin kapısı olmuş, başkentten doğuya uzanan askeri yol ve doğuda-batı ekseninde ana kervan yollarının güzergâhında yer almıştır. Günümüzde yapılması planlanan İstanbul-Erzurum-Gürbulak Otobanı'nın güzergâhı ve Bakanlığın saptadığı Doğu-Batı  Aks'larından D-100 aksı da Kelkit Vadisinden geçmektedir.
       Özelde bakıldığında Şebinkarahisar, şehir olarak bölgenin yönetim merkezi olmasına rağmen İmparatorluk başkentlerinden Anadolu'ya yayılan ana yollar üzerinde bulunmamaktadır.  Tarihte Roma'nın batıdan doğuya uzanan ana askeri yolu üzerinde olmayan Şebinkarahisar, Bizans döneminde, kalesinin önemine binaen İstanbul'dan doğuya giden askeri yol üzerinde yer almaktadır. Selçuklu dönemlerinde ana ticaret yolları dışında kalan Şebinkarahisar şehri, Osmanlı döneminde devletin genişlemesi ile birlikte  kale önemini kaybettikten sonra askeri yol ve ana kervan yolun üzerinde değil, yönetim merkezi olması nedeniyle  devletin haberleşme teşkilatı kapsamında İstanbul'dan Anadolu'ya açılan sol kol üzerinde bir menzilhane olarak değer kazanmıştır.
          Anadolu'yu İstanbul'dan doğuya kat eden ana yollar üzerinde yer almaması, Şebinkarahisar için oldukça büyük bir handikap oluşturması yanında, aşağıda anlatacağımız şekli ile devletin Şebinkarahisar'a yönelik olumsuz ayrımcılığı da bugün yaşanan yol sorununun temelini oluşturmaktadır.
       Doğu batı ekseninde durum bu olmakla birlikte, antik çağlardan bu yana kullanılan Şebinkarahisar-Giresun Yolu, madenciliğin de önemi çerçevesinde Osmanlı döneminde tahsil edilen Yol Vergisi ile devlet için önemli bir gelir kaynağıdır.  Yol, önceleri şap madeninin, sonraları da kurşun madeninin ihracı için önemli bir yol olmuştur.  Hal böyle olmakla birlikte yolun yapımı 19 yüzyılda yılan hikâyesine dönmüştür. 1900 tarihli bir arşiv belgesine göre, Şebinkarahisar-Giresun Yolu’nun üçte biri 15 senede, kalan üçte ikisi ise 3,5 ayda tamamlanmıştır. Cumhuriyet  döneminde yapımı çok uzun yıllar süren mevcut yolun bugünkü halini almasında eski milletvekillerimizden sayın Vamık Tekin ve Sayın Yavuz Köymen'in büyük emeği vardır.


      
                Giresun-Şebinkarahisar Yolu (Eski ve Yeni-Asarcık Ky-Fotoğraf  Bülent Aydın 2009)

 Merhum İsmet İnönü, vilayetliğin lağvedilmesinden üç yıl sonra kendisini ziyaret eden Şebinkarahisar heyetine dağları deldirerek Giresun'a rahat ulaşım sağlanacağı sözünü vermiş ve 1935 yılında Atatürk'e sunduğu raporda da Bayburt-Şebinkarahisar-Niksar Yolu'nun yapılmasını önermiştir. Ancak o dönemde sadece önerilerde kalmıştır.
          İnönü'nün önerdiği yol, 1974 Ecevit Hükümeti döneminde bir kez daha değerlendirmeye alınmış ve Artvin'e kadar uzanan Karadeniz'e paralel yol olarak projelendirilmiştir. Ancak hemen bir sonraki Demirel hükümetleri döneminde yolun güzergahı Suşehri – Erzincan -Erzurum olarak değiştirilmiş, Şebinkarahisar bu hattın dışında bırakılmıştır.  
             Karayollarının dışında 1912 yılında Şebinkarahisar-Giresun arasında dar bir demiryolu yapılıp yapılamayacağı da incelenmiş, projesi dahi hazırlanmış ancak hayata geçirilememiştir. Yine, 1944 yılında Şebinkarahisar'dan geçmesi öngörülen bir demiryolu hattı projelendirilmiş olmasına karşılık söz konusu proje Menderes Hükümeti tarafından iptal edilmiştir.


                   Kaynak http://www.trainsofturkey.com/uploads/Maps/turkey_map_1941.jpg
                  
                   BELGELERDE DURUM

            Dokap Nihai Planında Giresun-Şebinkarahisar yolu ikincil arterlerden bir olarak kabul edilmiş, Kelkit ve Çoruh Vadileri boyunca batıda Niksar ile doğuda Reşadiye, Şebinkarahisar, Şiran, Kelkit, Bayburt ve Artvin’i bağlayacak şekilde ikinci bir doğu-batı arteri geliştirilmesi öngörülmüştür.
            Ulaştırma Bakanlığı'nın resmi internet sitesinde yer alan, Bakanlığın görüşü, resmi belge olarak kabul edilebilecek, Karayolu Sektörü adındaki belgede Giresun-Şebinkarahisar-Suşehri Yolu bölünmüş yol olarak gösterilmekte ve 13. Kuzey-Güney Aksı üzerinde yer almaktadır.


              Kaynak http://www.udhb.gov.tr/images/faaliyet/e4b907f8f006296.pdf

                  SAHADA DURUM

                Ancak yapılan uygulama ve inşaat çalışmaları tamamen bunun tersinedir.
         Bugün, Karadeniz'in kıyı şeridinden iç kısımlara bağlanan bütün yollar bölünmüş yola dönüştürülürken, bölünmeyen bir tek yol vardır ve o da  Giresun-Şebinkarahisar-Suşehri Yolu'dur. 
              Üstelik 865 no'lu Devlet Yolu olan bu yolun devamı niteliğindeki Suşehri-Zara Yolu, Gemin Deresi'nin mecrası dahi değiştirilerek bölünmüş olup, yol üzerindeki Gemin Tüneli'nin yapımı da hızla devam etmektedir.


             Bunun yanında;
·         Cankurtaran Tüneli ile Hopa-Artvin Yolu,
·         Ovit, Kırık ve Dallıkavak Tünelleri ile Rize-İspir-Erzurum Yolu,
·      Zigana ve Kop Tünelleri ve 7 km’lik Gümüşhane çevre yolu tüneli Trabzon-Gümüşhane-Bayburt-Erzurum Yolu,
·         Gümüşhane-Kelkit-Erzincan Yolu,
·         Ordu-Mesudiye Koyulhisar Yolu,
·         Ünye-Niksar-Tokat Yolu


Bölünmektedir. Bununla birlikte Batı Karadeniz'deki bölünmüş yollar sayılmamıştır bile.
          Giresun-Şebinkarahisar Yolu'nun başlangıcı olan Giresun-Dereli arasında yolda gerçekleştirilen çalışma bölünmüş yol çalışması değil, yol iyileştirme çalışmasıdır. Tüneller tek tüptür, köprü ve viyadükler gidiş-geliş olarak yapılmaktadır. Şebinkarahisar-Asarcık Köyü arasındaki çalışmalar da genişletme çalışmasıdır. Bu hali ile fiiliyatta, Giresun-Şebinkarahisar Yolu'nun bir  ara yol olarak değerlendirildiği anlaşılmaktadır.


           Şebinkarahisar-Suşehri Yolu'nda şu anda yapılan çalışmalar, yine bölünmüş yol çalışması olmayıp, iyileştirme adı altında yapılan genişletme çalışmalarıdır. Bu çalışmalar da yolun ara yol olarak değerlendirildiğini ortaya koymaktadır.
          Ladik-Taşova gibi ara yol sayılabilecek yollarda yapılan çalışmalarla ciddi anlamda iyileştirmeler yapılırken, yine ara yol olarak sayılabilecek Şarkışla-Yıldızeli Yolu bölünmüş yola dönüştürülürken, Şebinkarahisar-Suşehri  Yolu'ndaki mevcut virajlar ve  rampaların hala ortadan kaldırılmadığı, yani iyileştirilmediği ve dahası planlanmadığı bile açık olarak ortadadır.



               TRAFİK YOĞUNLUĞU

             Karayolları'nın internet sitesinde yer alan trafik istatistiklerine göre, yukarda ara yol olarak bahsettiğimiz yollardaki araç trafiği ile Giresun-Şebinkarahisar-Suşehri Yolu'ndaki araç trafiği birbirine yakındır. Birbirine yakın araç trafiğine sahip o yollar bölünürken, Giresun-Şebinkarahisar-Suşehri Yolu'nun bölünmemesini anlamak mümkün değildir.  


            Öte yandan, şu anda, gerek Merhum İsmet İnönü'nün önerdiği ve Ecevit Hükümeti döneminde planlanan ve gerekse de Dokap Nihai Planında öngörülen Niksar-Şebinkarahisar-Bayburt-Artvin yolu, Şebinkarahisar dışlanarak bölünmüş yol olarak hayata geçirilmektedir  


NE YAPABİLİRİZ?  YA DA NE YAPMALIYIZ?

         Şebinkarahisar'ın artık beka sorunu haline gelen yol sorunu, sadece siyasetçilere bırakılmayacak kadar önemli bir sorundur.
       Öncelikle, bugüne kadar kullanılan siyasi kanallar dışına çıkılarak, ülkemizin yönetim yapısı da dikkate alınarak, konu doğrudan Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan'a iletilmeli, sorun anlatılarak çözüme yardımcı olması talep edilmelidir. Niye bunu söylüyoruz ? Çünkü, Eğribel Tüneli'nin inşaatına başlanmasında, Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın başbakan olarak Giresun'da seçim meydanında verdiği sözlerin çok büyük etkisi olmuştur. Başbakan Sayın Binali Yıldırım'ın da Ulaştırma Bakanı iken Şebinkarahisar'da 40 kilometrelik Suşehri yolunu da bölebilecekleri şeklinde bir sözü bulunmaktadır.
         Ancak,  Eğribel Tüneli’nin tek başına yol sorunumuzun çözümüne yeterli olmayacağı açıktır. Kısa vadede, Pınarlar Tüneli'nin inşaatının başlanmasının sağlanması gerekmektedir.  Söz verilmesine rağmen bugüne kadar bu tünelin ihalesi yapılmamıştır. Bu tünelin yapılması ile yolun en tehlikeli bölümü güzergah dışında kalacak, yol önemli ölçüde kısalacaktır.
          Öte yandan, Giresun-Şebinkarahisar Yolu'nun, Ulaştırma Bakanlığı'nın Karayolu Sektörü kitapçığında yer aldığı gibi bölünmüş yol olarak yapılmasını sağlamak, bunun için toplumsal ve özellikle siyasi bir baskı oluşturmak, yolun önemini her platformda anlatmak, bu yönde girişimlerde bulunmak  gereklidir.
         Yıllarca Tirebolu-Torul Yolu ile ilgilenen Giresun halkı, esnafı, siyasetçisi bugün dahi Şebinkarahisar yolunun önemini idrak edebilmiş değildir. Bu yolun sadece Şebinkarahisar'ın değil Giresun'un da yolu olduğunu Giresun kamuoyuna benimsetmemiz gerekiyor. Gerçekten de Giresun Limanı'nın işlerlik kazanması için İç Anadolu'ya bağlantısının sağlanması gerekmektedir ki, bu da Giresun-Şebinkarahisar-Suşehri Yolu ile mümkündür.
          Şebinkarahisar'ı Akdeniz'e bağlayan ve İstanbul Yolu olarak lanse dilen Şebinkarahisar-Suşehri Yolu, ilçemizin çok net olarak en önemli yoludur ve bu yolun yeni bir güzergahtan bölünmüş yol olarak yapılmasını sağlamak öncelikli ve önemli hedefimiz olmalıdır.


       Şebinkarahisar-Suşehri mevcut hali ile irdelendiğinde, Hocaoğlu köyü yakınlarında 867 m rakımda iken, Uğurca Köy yol ayrımında 1254 metreye çıkmakta, Yedikardeş Köyü yakınlarında Darabul Deresi'nde 924 metreye inmekte, Ekecek Köyü yakınlarında da 1405 metreye yükselmektedir. Yol bu hali ile sadece ve mecburen Şebinkarahisarlıların kullandığı yol durumundadır. Bu hali ile, Şebinkarahisar çıkmaz sokak olmaya adaydır.
            Şu anda, Trabzon, Gümüşhane ve Bayburt, Şiran-Çamoluk-Gölova Yolu yapıldıktan sonra bu yolu kullanmaya başlamış, yolun açıldığı 2012 de 400 olan günlük ortalama araç sayısı 2016 yılında 560'a ulaşmıştır. Şiran-Çamoluk-Gölova Yolu'nda halen bölünmüş yol çalışmaları yapılmaktadır. Bu yol bölünmüş yola dönüştürüldükten sonra o istikametten gelecek bir çok araç artık Şebinkarahisar'dan geçmeyecektir.

SONUÇ

Kısacası, sivil toplum kuruluşları, yerel siyasetçi ve yöneticiler, ilçe halkı, tüm Şebinkarahisarlılar olarak, Alucra halkını da yanımıza almak sureti ile birlikte, bir bütün halinde  yol sorunu üzerinde çok çaba sarfetmemiz, çözüme yoğunlaşmamız gerektiğine inanıyorum.


(Bu yazı, 2-3 Kasım 2017'de İstanbul'da yapılan Şebinkarahisar Sempozyumu'nda yaptığım konuşmadan derlenmiştir.)

23 Şubat 2014 Pazar

İsola Köyü "Dukkamma" mı?


                                   İSOLA (GÜNEYGÖREN),  "DUKKAMMA" MI?

                      Kaynak, Teoman Alpaslan (http://www.giresungazete.net/yazar.asp?yaziID=13482)
                                                                 
            Hep bilir ve yazarız, Şebinkarahisar'ın ilk kuruluş yeri İsola (Güneygören) Köyüdür, ilk şehir İsola Kayası üzerinde kurulmuştur. Şebinkarahisar'ın Hititler dönemindeki adının Dukkamma olduğu, Hititlerin Şebinkarahisar'ın bulunduğu bölgeye "Azzi-Hayaşa" ülkesi adının verdikleri konusunda tarihçiler hem fikir. Bir çok incelemede ve tezlerde, Dukkamma Şebinkarahisar'a lokalize ediliyor.
            Şimdi soralım, İsola (Güneygören) Köyü  "Dukkamma"nın bulunduğu yer olabilir mi?
            Habip Rıza (Gökçen) Efendi, aile tarihçesinin Karahisar'a ait bölümünde, büyüklerinden işittiklerinden naklen İsola önlerinde yapılan bir savaştan bahsediyor.
            "Kurunu vusta zamanlarında bu şehire dört saat mesafede bulunan İsola kariyesi büyük bir şehir olup hükümdarın mahalli ikameti imiş.Üst tarafındaki kayada kale asarı hala mevcuttur.İsola’daki şehrin önlerinde büyük bir harp olmuş ol vaktin halına göre muzafferiyet İsola hükümdarında kalarak cihangirlik derecesinde çok muzafferiyetler temin etmiş. Bu şehirler mamur bulunmakta ve ahalisinin çokluğu sebebi ile taarruzdan emin olarak ferah fehur yaşamakta imişler"      Habip Rıza Efendi'nin bu anlatımı, Hitit İmparatoru II. Murşili'nin, "Azzi" ülkesine yaptığı seferi akla getiriyor.
       II. Murşilin Yıllıkları adı verilen tabletlerden elde edilen bilgiler göre,  Murşili II,  tahta çıkışının 10. yılında (olasılıkla M.Ö. 1335 yılında) Azzi-Hayaşa seferine çıkar. Sınır bölgesinde bulunan Ingalava şehrinden hareketle Azzi- Hayaşa üzerine yürür. Aripša (Giresun) ve Dukkamma (Şebinkarahisar) dışındaki şehirler savaştan çekinirler. Aripša'lıların gece baskınını engelleyen, Murşili II onların şehirlerini çok ağır şekilde yağmalatır. Bu durum karşısında Dukkammalılar teslim olacaklarını, Hitit ordusuna gönüllü katılacaklarını, ancak şehirlerinin yağmalanmamasını ister. Dukkammalılardan 3000 kişiyi Hattuşaş’a götürmek için ayıran Murşili II, şehrin   yağmalanmasını önler. Murşili, 11. hükümdarlık yılında yine Azzi’ye karşı sefere çıkmaya hazırlanırken, "Halimanalı Muttiş" adında bir elçi, Azzi Ülkesi’nin vasallık isteğini iletir. Bununla beraber 1000 kadar sivil esirin de iadesi yapılınca, Murşili seferinden vazgeçerek, Azzi’yi vasallığa kabul eder. Dolayısı ile Azzi Üülkesi ve buna bağlı olarak Dukkamma, Hitit egemenliğine girer.
            Habip Rıza Efendi'nin, savaşı İsola hükümdarının kazandığı ve İsola'daki şehrin ahalisinin çok olduğu şeklindeki anlatımı  ile II.Murşili'nin, şehri yağmalatmaması ve 3000 kişiyi alıp götürmesi birbiri ile örtüşüyor. Bu da bizi İsola'nın,  Dukkamma olabileceği sonucuna götürüyor.
            Yine, S. Yücel Şenyurt'un anlatımı ile, Hitit tabletlerinde yer alan II. Murşili’nin gücü karşısında korkan Azzi halkının dik yamaçlarda, yüksek dağlarda ve tahkimli kentlerde tutunabildikleri şeklindeki ifade, Azzi coğrafyası ve sosyal yapısı hakkında bilgi verdiği gibi, İsola ile karşılaştırıldığında, İsola 'nın Dukkamma olabileceği tezini kuvvetlendiriyor.
            Aynı şekilde, Betül Şenbak'ın, Azzi'lilerin,  Hitit ordularının ele geçirmekte zorlandıkları ve ulaşılması oldukça zor mevkilere kale kurdukları ve II. Murşili’nin  Azzi’ler arasından üç bin adamı kendi askeri birlikleri arasına almasının onların aynı zamanda iyi birer asker olduklarına ilişkin tespiti de İsola'nın, Dukkamma olarak lokalize edilmesini kolaylaştırıyor.
            Hasan Tahsin Okutan ve Ali Özdemir-Hasan Özhan'a göre, sadece Hititler döneminde değil, Frigler, Kimmerler, Medler ve Persler dönemlerinde de meskun olan İsola Kalesi, bir ucu Karadeniz'e uzanan Alucra'nın  İlimsu-Eşgüne  (Suyurdu-Demirözü) Yolu'nun darboğazı ağzına kurulmuş bir yerdi. İsola halkı, yedi yıl süren kıtlıkta Karagöl Dağı Kırklar Tepesine sığınmışlar, geri döndüklerinde de İsola'yı terkedip önce Eskiköy'e yeni bir kale yapmışlar, bilahare bugünkü yerleşimi oluşturmuşlardı.
            İsola'nın Dukkamma olması  neden önemli?
            Azzi ülkesi ve Azzililer hakkında Hitit tabletlerindeki sınırlı anlatımdan başka birşey bilinmiyor. Oysa ki, bazı tezlerde Dukkamma, Azzi ülkesinin merkezi olarak kabul ediliyor. İsola'nın Dukkamma olduğu sabitleşirse burada yapılacak kazılar, haklarında hiçbir şey bilinmeyen Azzililer ve Şebinkarahisar'ın Azzi/Hitit dönemi tarihi hakkında birçok bilginin ortaya çıkmasını sağlayabilir.
            Kısacası, Dukkamma, Nicopolis, Koloneia, Keygune, Karahisar-ı Şarki ve de Şebinkarahisar, Hitit/Azzi, Roma, Bizans, Selçuklu, Osmanlı,  şeklindeki süreç ile bir turizm merkezi niteliği kazanabiliriz. 


                                       İsola Kalesi ve kayanın eteğindeki Güneygören (İsola) Köyü


                                                  İsola Kalesi


                                    "İsola Kalesi"nin üstü (Fotoğraf çekim tarihi 30.09.2018)


            "İsola Kalesi"nden Şebinkarahisar'a Bakış (Fotoğraf çekim tarihi 30.09.2018)


 KAYNAKÇA:
1- Remzi Kuzuoğlu,  Eski Asurca Metinlerde Geçen Coğrafya Adları,  Doktora Tezi, Ankara 2007
2- S. Yücel Şenyurt,  Büyükardıç Kazısı, Ankara 2005
3- Pınar Bülbül Yaman,  Hitit Döneminde Anadolu Coğrafyası, Yüksek Lisans Tezi, Afyon 2006
4- Metin Alpaslan, II Murşili Dönemi, Doktora Tezi, İstanbul 2006
5- Sefa Yıldırım,  Okçular/Berta Havzası ve Çevresinde Tarihi ve Arkeolojik Araştırmalar, 
     Doktora Tezi, Erzurum 2007,
6- Veli Ünsal,  Eski Çağda Çoruh Havzası, Doktora Tezi, Erzurum 2006,
7- Özden Özdemir, İlkçağ Tarihinde Tercan ve Yakın Çevresi,  Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 2005
     8- Habip Rıza Efendi (Gökçen) Aile Tarihçesi "Karahisar'a Ait" bölümü, 1933
     9- http://baydin2.blogspot.com.tr/2013/02/yerel-tarih_1101.html (Dukkamma)
    10- Betül Şenbak, Şiran ve Çevresi Höyük ve Kaya Mezarları, Yüksek Lisans Tezi, Erzurum 2006
    11- Hasan Tahsin Okutan, Şebinkarahisar, Giresun 1943
    12- Ali Özdemir-Hasan Özhan, İlçe Oluşunun 50. Yılında Şebinkarahisar, 1983