30 Mart 2022 Çarşamba

 

Yabancı Seyahatnamelerde Şebinkarahisar V 

          FRANSIZ DOĞA BİLİMCİ-DİPLOMAT VİCTOR FONTANİER’İN GÖZÜNDEN                                                            ŞEBİNKARAHİSAR

                Giriş                                                                                                                             

             Bu çalışmada, Fransa’nın Trabzon konsolosluğu görevinde de bulunan, Fransız doğa bilimci, yazar, seyyah ve diplomat Victor Fontanier’in anlatımlarına yer verilecektir. 

            Victor Fontanier

            Victor Fontanier 1796’da doğmuştur. Eczacılık okumuş ve 1819'da Paris'teki Ulusal Doğa Tarihi Müzesi'nde doğa bilimci yardımcısı olarak çalışmaya başlamıştır. 1821'de Fransız Büyükelçiliğine bağlı bir doğa bilimci olarak İstanbul’a gönderilmiştir. Osmanlı'ya gönderildiğinde coğrafya ve doğa bilimlerinden çok politikayla ilgilenmeye başlamıştır. (wikipedia) 1822 ve 1829 yılları arasında Fransız hükümetinin emriyle Doğu’da ilk seyahatini gerçekleştirmiş, 1830 Yılında Fransa’nın Trabzon Konsolosluğunu tekrar hayata geçirmek için görevlendirilmiştir.  Kendi beyanı ile “tarihin yazabileceği en büyük darbe, yeniçerilerin yıkılması sırasında Türkiye'nin ortasındadır”.  (Fontanier 1829) Yeniçeri Ocağı 21 Haziran 1826 tarihinde kaldırılmıştır. Victor Fontanier ise 12 Haziran 1826’da Gürcistan’dan Trabzon’a gelmiş, 6 Temmuz’da Erzurum’a hareket etmiştir. Trabzon konsolosluğu görevinde doğuya yeni seyahatler yapmıştır. (Yılmaz 2014). Daha sonra değişik yerlerde konsolos veya konsolos yardımcısı olarak görev yapmış ve geziler gerçekleştirmiştir. 1857’de son görev yeri olan İtalya’da ölmüştür. (Saylan 2015)

            Victor Fontanier, gezilerini kaleme almış ve yayınlamıştır. Sadece doğa bilimi değil coğrafya ve jeoloji bilgilerinin de yer aldığı ilk seyahat notları, 1829 yılında “Voyages en Orient, entrepris par ordre du gouvernement français de l'année 1821 à l'année 1829” adı ile Paris’te yayınlanmıştır.

            Victor Fontanier, ilk seyahatinde Trabzon’daki veba hastalığı nedeniyle Sinop’a ve oradan Erzurum’a gitmek istemiş, istediği şartlarda kayıkçı bulamayınca da  bir kervana katılarak karayolu ile Erzurum’a geçmiştir. (Fontanier 1829, Yılmaz 2014) Erzurum’da bir ay kalan Victor Fontanier, veba hastalığı ve bölgedeki gerginlikler nedeniyle, (wikipedia) az kullanılan bir yol olan Sivas üzerinden İstanbul’a gitmek için yola çıkmış ve 1826 yılı Ağustos ayı sonunda Şebinkarahisar’dan geçmiştir. (Fontanier 1829)

            Victor Fontanier, yola çıkarken Ali Ağa isimli bir kervancı ile anlaşmış, “…birlikte yolculuk yaptığı kervan reisinin doğrudan bağımlılığına kapılmamak…” ve uygun gördüğünde durabilmek için, biri kendisine, diğeri ise hizmetinde olan bir Ermeni hizmetçiye iki de at satın almıştır. Kendilerine ayrıca bir Gürcü grup katılmıştır. (Fontanier 1829) 

            Kelkit’ten Karahisar’a          

            Erzurum-Bayburt-Kelkit-Şiran-Karahisar güzergahını izleyen Victor Fontanier, yol boyunca coğrafyaya yönelik ve jeolojik gözlemler yapmış, notlar almış ve numuneler toplamıştır. Örneğin Çiftlik (Kelkit)’ten çıktıktan sonra diyorit, mikalı şist; ve çok sayıda volkanik ürün bulmuştur.

            “…Çiftlik ovasının ardından, kalkerin diyorit ile dönüşümlü olarak değiştiği çok daha küçük bir başka ova gelir. Çiftlik'ten iki saat uzaklıkta bulunan bu vadi, yazın kuruyan bir dereyle kesişir; oradan ayrılırken zirvesi çalılar ve çamlarla kaplı kireçtaşı bir dağa tırmanıyorsunuz. O zaman artık diyorit görmüyoruz, ancak kalker sarımsı, orta taneli. Sağda ve solda, çevresi iyi işlenmiş ve konumu çok hoş olan köyler görülüyor; onlardan birine gittiğimde, kireçtaşının üzerine midye konmuş kabuklu kumtaşı buldum. Yerin durumu, suyun bolluğu, orada oldukça önemli kalıntılar bulma ümidimi verdi; ” (Fontanier 1826)

            Kitabında Bayburt-Karahisar, Karahisar-Sivas ve Karahisar-İstanbul arası jeolojik kesitleri içeren çizimlere de yer vermiştir. Bu çizimlerde bulunan işaret tablosu (lejant) kireçtaşı mermer, granit, pektinit (deniz kabuğu fosili), kireçtaşı, alçıtaşı, porfir ve silisli kumtaşı gibi mineralleri göstermektedir. (Bienal 2021).

                                                Jeolojik Kesit 1 (Fontanier 1829)
 

            Hasat Zamanı

            “…Karahisar'a varmadan yaklaşık dört fersah (Fersah, 12.000 adıma veya 1 saatlik yola denk geldiği kabul edilen eski ölçü birimidir. Denizcilikte kullanılan, eski Türk gemicilerinin kullandığı fakat günümüzde kullanılmayan 3 deniz miline eşit uzaklık birimi. Yaklaşık olarak 5.556 metreye eşittir.- wikipedia) önce, birkaç köyle dolu büyüleyici bir vadiden geçilir; sağda ve solda, bir zeminin dalgalanmalarıyla ani biçimleriyle en yüksek kontrastla kesilmiş devasa kayalar. Küçük höyükler ve en güzel bitki örtüsü ile kaplı. Ağustos ayının sonunda ve hasat zamanındaydık; bütün köylüler buğdayı biçmek için dışarı çıkmıştı ve sıradan zamanlarda yalnızlık ve korkunun hüküm sürdüğü bir ülkenin yüzeyine yayılan bu hareket ve bu aktiviteyi görmek hoş bir manzaraydı. Kadınlar erkekler gibi çalışıyordu. Hepsi, bu ülkelerde çok olağan bir süsleme olan ve başka yerlerde fazla lüks görünecek olan ipek elbiseler giyiyorlardı. Türk fabrikalarının ipekleri çok ucuza temin edebildiği doğrudur; bir elbisenin satın alınması için gerekli miktar yirmi frankı pek geçmez. Pamuklu ipek dokuma geleneği kumaşın direncine katkıda bulunur mu bilmiyorum; Yine de çoğu sakin, kıyafetlerini en az bir yıl boyunca her gün değiştirmeden giyer. Ana fabrikalar Halep ve Bursa'da kurulu; aynı zamanda imparatorluğun diğer birçok yerinde de yapılırlar…” (Fontanier 1826)

            Victor Fontanier’e göre, “sıradan zamanlarda” ülkede yalnızlık ve korku hakimdir. Hasat zamanında ise kadınlar dahi, üstelik ipek elbiseleri ile tarlada çalışmaktadır. Ülke sakinleri elbiselerini bir yıl boyunca ve her gün değiştirmeden giymektedirler. 1822 yılından itibaren Türkiye’de inceleme gezileri yapan Victor Fontanier’in 1826 yılında Karahisar yolundaki bu tespitleri ilginçtir. 

            Bağlar

            “…Karahisar'dan iki saat önce, bu şehrin bahçelerinin üzerinde yükselen bir dağa tırmanmak gerekiyor. Bahçelere inişten daha dik ve uzun bir tırmanış nadiren gördüm; … Karahisar nehri, tahta bir köprü ile geçilmektedir; sonra orada yaşayanlara ait güzel çeşmeler, bahçeler ve kır evleri bulunur. Bu bahçelerin çoğunda asma yetiştirilir; onlar ayrıca Avrupa'nın meyvelerini de sunuyorlar ve biz orada olgunlaşmış şeftalileri satın alabildik, dağlarda ise hala sadece hasat yapıyorlardı. Ancak şehre ulaşmak için, tepesinde kurulmuş olan başka bir dağa tırmanmak gerekiyordu; Hatta uzun bir yarıştan yorulan atlarımızı biraz dinlendirmek için birkaç kez durmak zorunda kaldık…”

            Seyyahın tırmandığı dağ, iniş ve dik ve uzun tırmanış yaptığı güzergah, Erzurum - Karahisar Yolu’nun Turpçu-Hacıömer köyleri arasındaki kısmı ifade etmektedir. Anlatımda geçen “tahta bir köprü”nün, bu güzergah üzerinde bulunan ve İngiliz diplomat-yazar James Justian Morier’in de 1809 yılındaki seyahatinin anlatımında yer alan  ve “kemerin ayakları çıkıntı yapan iki kayanın üzerine taştan ve üst güvertesi ahşaptan yapılmış tek kemerli ilk köprü” şeklinde tarif ettiği Köse Köprüsü olması kuvvetle muhtemeldir. Victor Fontanier’e göre bahçelerde asma ve meyve yetiştirilmektedir. 

            Bir Kemirgen

            Victor Fontanier, Fransız hükümeti tarafından Paris’teki Doğa Tarihi Müzesi’nde 1819’da kurulan École des Naturalistes Voyageurs’ün (Gezgin Doğabilimciler Okulu) ilk altı mezunundan birisidir. Gezgin Doğabilimciler Okulu, kolonyal mallarla daha üretken bir bağ kurmak ve yabancı doğal kaynakları keşfetmenin yanı sıra bitkiler, hayvanlar ve mineraller gibi yerel örnekleri toplamak, hazırlamak, korumak ve nakletmek için genç “natüralist yolcular” yetiştirmeyi hedeflemiştir. Victor Fontanier, bu çerçevede Doğu’ya ilk başta uzman bir seyyah olarak yerel kaynakları incelemesi için gönderilmiş (Bienal 2021) ve sadece coğrafik ve jeolojik tespitler yapmamış, gördüğü hayvanlardan da bahsetmiştir.

            “…Karahisar şehrine hakim olan dağlarda birkaç kez, ancak büyük güçlükle yakalamayı başardığım bir kemirgen gördüm. Deriyi almak istedim; ama Magripliler buna karşı çıktılar ve ben de onu anlatmakla yetinmek zorunda kaldım. Yer sincabı (gelengi, çayır köpeği, kitapta souslik olarak isimlendirilmiştir.) büyüklüğündeydi; ama derisi gri olmak yerine güzel bir kırmızıydı, üzerine beyaz benekler serpiştirilmişti; kuyruğu yer sincabından daha uzun ve dolgun, kulakları yuvarlak ve kıllı, karnı beyazdı; üstte beş dişi, altta dört dişi var, alt kesici dişleri sivri, kafası yassı; bu yüzden dağ sıçanı cinsine ait olması gerektiğini düşünüyorum. Ancak ayakları aynı cinsin diğer türlerinin ayakları kadar orantılı değildir. Yere kazdığı çukurlarda onlar gibi yaşar; tehlikede olduğunu düşündüğünde kendini bir kenara bırakır ve olağanüstü bir hızla oraya yerleşir; yürüyüşleri canlıdır ve büyük bir çeviklik gösterir…” (Fontanier 1826)

            Bu kemirgen, üzerinde beyaz benekleri olan kırmızı bir deriye veya renge sahip, karnı beyaz, uzun ve dolgun kuyruklu, yuvarlak ve kıllı kulaklı, alt kesici dişleri sivri, yassı kafalı ve çevik bir hayvandır. Bugün böyle bir hayvanın varlığı bilinmemektedir. 

            Karahisar

            “…Karahisar şehrinin yirmi bin kişi içerdiği söylenir. Küçük boyutundan bu kadar çok şey içerebileceğine inanmazdım; belki komşu köyler de dahildir. Muhammed'in soyundan gelenlerin daha fazla olduğu bir ülke görmedim; her yerde sadece yeşil sarıklı erkeklerle tanıştım. Ancak bu akrabalık onları ortalığı kasıp kavurmaya başlayan vebaya karşı korumadı; gerekli alımları yaptıktan sonra kasabadan belli bir mesafeye yerleşmeyi ve şehirle tüm iletişimi kesmeyi ihtiyatlı bulduk ... Şehir Trabzon Paşası'na bağlı bir Müsellim tarafından yönetilmektedir; oradaki evler oldukça kötü durumda; Ancak vali, yolcuların rahatı için çok zarif bir han yaptırmış. Civarda, Trabzon yolu üzerinde, fabrikalarda tüketilen her şeyi çıkardıkları şap madenleri vardır … Ayrıca işletilmeyen kurşun madenleri de vardır…”

            Karahisar’ın nüfusu söylendiğine göre yirmi bindir. Ancak Victor Fontanier buna inanmamakta ve bu rakamın köyler ile birlikte olabileceğini ifade etmektedir. Oysa ki, Fransız seyyah Ange de Gerdane 1807 yılında Şebinkarahisar’da 2200 ev olduğunu söylemektedir (Gerdane, 1809). İngiliz diplomat-oryantalist Sir William Ouseley’e göre ise 1812’de Şebinkarahisar büyük bir kasabadır (Ouseley, 1823).

            Victor Fontanier’e göre, 1826 yılında “şehir Trabzon Paşası'na bağlı bir müsellim tarafından” yönetilmektedir. Gerçekten de, arşiv kayıtlarına ve salnamelere göre, Karahisar 1805 yılında Trabzon Eyaleti’ne, 1836 yılında ise Erzurum eyaletine bağlanmıştır. Karahisar 1846-1865 yılları arasında yine Trabzon Eyaleti’ne bağlı kalmıştır. (Sezen 2017)

            Victor Fontanier ve yanındakiler, şehirde bulunan ve yolcuların rahatı için yapılan zarif handa kalmamışlar, veba hastalığı nedeniyle kasabadan belli bir mesafeye yerleşmiş ve şehirle tüm iletişimlerini kesmişlerdir.

                Tarihte milyonlarca insanın ölümüne neden olan veba hastalığı, bölgemizde 1805 yılında Erzurum ve Bayezid’de görülmüş, 1807 ve 1809 yıllarında tekrar Erzurum ve Bayburt’ta ortaya çıkmıştır. Veba, Fransız Konsolosu Dupré’nin 26 Temmuz 1811 tarihli raporuna göre Trabzon’da günde 40 kişinin ölümüne sebep olmuştur ve Trabzon nüfusun % 10-12’si veba sebebiyle hayatını kaybettiği gibi eyaletin diğer yerlerine de sirayet etmiştir. 1814-1815’te de etkisini devam ettiren veba, 1824 ve 1827’de Gümüşhane’de, 1828’de Erzurum’da görülmüştür. Zaman içinde Trabzon’da sorun olmaya devam eden veba 1830 yılında salgına dönüşmüş ve Karadeniz kıyılarını kırıp geçirmiştir. (Aktaş 2015, Yılmaz 2017) 1828-1829 Osmanlı Rus Savaşı esnasında veba salgın halini almıştır. Hatta, 1829 tarihli bir arşiv belgesine göre, Anadolu’da ortaya çıkan hayvan hastalıklarından bahsedilmekte ve Karahisar’da 300’den fazla devenin bir anda hastalanarak telef olduğu bilgisine yer verilmektedir( BOA, HAT: 43240-D, Özcan 2010). Yine, İngiliz asker ve seyyah James Edward Alexander, 1826 yılında Amasya ve çevresinde var olan veba salgınının etkilerini yakından görmüş ve anılarında ayrıntılı şekilde kaydetmiştir. Victor Fontanier ve beraberindekiler, Sivas’tan sonra gittikleri Amasya’ya girişlerinde veba salgınından dolayı bekletilmişler, bir süre Amasya’da konaklamışlardır (Genç 2020)

            Karahisar’ın çevresinde zaman zaman salgın şeklinde ve ancak sürekli var olan vebanın, İstanbul-Erzurum Yolu üstünde ve menzil noktası olan Karahisar’da görülmemesi mümkün değildir. Trabzon’dan ve Erzurum’dan veba nedeniyle ayrılan Victor Fontanier’in anlatımından, Karahisar’da da o tarihte veba olabileceği sonucuna ulaşılmaktadır.

            Victor Fontanier, üretim yapılan şap madeni yanında işletilmeyen kurşun madenlerinin varlığından bahsetmiştir. Oysa ki, Karahisar’ın şap madeninden sonra en önemli madeni olan Licese Simli Kurşun Madeni ile ilgili ilk arşiv kaydı 1838 tarihini taşımaktadır. (Saylan 2014). Seyahatinde jeolojik ve coğrafik tespitler de yapan Victor Fontanir’in kurşun madeni ile ilgili 1826 yılındaki bu tespiti önem arzetmektedir. 


                 (nypl.digitalcollections.95d1a99c-80e2-c2f1-e040-e00a18064f41.001.g) 

            Karahisar’dan Sivas’a

            Karahisar’da, Erzurum’dan kendisini Sivas’a götürmesi için anlaştığı Ali Ağa ismindeki kervancı acil olarak Tokat’a devam edeceğini söyleyip, Victor Fontanier’i “…dünyadaki tüm mülkü beş katırı olan Ermeni bir katırcıya...” emanet etmiştir.

            “…Bu Ermeni, beyaz sarık takmış, Müslüman zannedilmek ve güven içinde seyahat edebilmek için Türkçeden başka bir şey konuşmamıştır. Mokdossi olan adını İbrahim olarak değiştirmişti; ama kollarında hacından beri kazınmış olan Etchmiazin kilisesinin (Eçmiyazin Kilisesi, Ermenistan'ın Eçmiyazin kentinde bulunan Ermeni Apostolik Kilisesi'nin ana kilisesidir -wikiedia) damgasının görülmesinden korktuğu için kollarını dikkatle ilikledi. Hıristiyanların Türklere dönüşmelerine yollarda sıkça rastlanmaktadır. İtiraf etmek gerekir ki, ikinciler hileyi algıladıklarında asla kızmazlar, çünkü onda sadece vergi kaçırmak için bir yol görürler; Hıristiyanlar ise sadece iki dinde ortak olan isimleri almaya özen gösterirler…

            “…Ben Sivas yolunu tutarken Ali-Aga, Persler ve kervanımızın diğer üyeleri doğrudan Tokat’a doğru yola çıktılar. (Birlikte yolculuk yaptıkları) Gürcüler ve onların köleleri bizimle aynı taraftan geldiler ve yolumuzda işlenen bir soygun meselesi olduğu için, daha çok sayıda ve daha kompakt bir kütle oluşturmak için tamamen bizimle karıştılar…

            “…Sağ yakasını üç saat boyunca takip ettiğimiz nehre yaklaşmak için direkt yoldan hemen ayrıldık. Bol miktarda karpuz ve salatalık yetiştirilen, iyi işlenmiş bahçelerde yürüdük; sonra çok yüksek iki kaya arasına atılmış tahta bir köprünün üzerinden büyük sularla dolup taşan nehri geçtik. Yassı ve son derece zarif olan bu köprüye tırmandım; bir tarafında büyük demir zincirler vardır, bunlar kaldıraçlar vasıtasıyla bir kısmını kaldırabilir ve böylece karşı kıyı ile iletişimi kesebilir.; kayalar sarımsı mermerdendi…

            “…Birkaç saat boyunca tekrar nehrin yanından geçtik ve sonunda güneye dönüp … güzel bir ovada yer alan Andras (Endires- Suşehri) adlı bir köye ulaştık. Andras, Karahisar’dan on iki saat uzaklıktadır; arazi serpantin ile dönüşümlü Pirene kalkeridir; Ayrıca grunstein, graisen ve gri granit gördüm. Kireçtaşı kütlelerinin üzerinde, çapı dört inç olan pektinitler içeren daha geç yaştaki bazılarını fark ettim…

            “…Rotamız çamlarla kaplı kayaların arasından geçiyordu; bazen Kürtler tarafından sömürülen otlaklar bulduk. Genelde toprak seyrek işlenir ve nüfus çok seyrektir; aksine köy çok iyi durumdaydı ve Trabzon'a bağımlı bir bey tarafından yönetiliyordu…Her zamanki gibi kendimizi köyün dışına yerleştirmek zorunda kaldık…

            “…Sivas'a gitmemiz beş gün sürmüştü: işte güzergah: Karahisar'dan nehre üç saat; oradan Suşehri’ne, dokuz saat; Tchistlik'te  (Kiepert 1915 haritasında Suşehri ile Gemin Beli arasında bu isimde bir köy bulunmaktadır) altı saat; kampta, sekiz saat; Soliman-Aga köyünde sekiz saat; Sivas'ta dört saat; toplam kırk saat. Bu mesafeyi yaklaşık elli sekiz lieues (eski bir ölçü birimi, fersah, 1 lieues yaklaşık 4 km’dir) olarak tahmin ediyorum…”(Fontanier 1826)

            Victor Fontanier’e göre, Karahisar-Sivas yolunda soyulma tehlikesi vardır. Her ne kadar isim vermese de, sağ yakasını takip ettikleri nehrin Kelkit Çayı olması kuvvetle muhtemeldir, çünkü büyük sularla dolup taşan bir nehirdir. Kelkit Çayını, yassı ve son derece zarif olan, bir tarafında büyük demir zincirler ve kaldıraçlar bulunan, yüksek iki kaya arasına atılmış tahta bir köprünün üzerinden geçmişlerdir. Victor Fontanier ve yanındakiler köprüye ulaşana kadar da bol miktarda karpuz ve salatalık yetiştirilen, iyi işlenmiş bahçelerde yürümüşlerdir.

            Karahisar’dan Sivas’a yolculuk 5 gün sürmüştür. Viktor Fontanier, Karahisar-Sivas arasını 232 km (58 lieues-fersah) olarak tahmin etmektedir. 

            Sonuç

            Fransız doğa bilimci Victor Fontanier, uzun yıllar Türkiye’de seyahatler gerçekleştirmiş, gözlemler ve tespitler yapmış, bu gezilerinde 196 yıl önce Şebinkarahisar’dan da geçmiştir.

            Victor Fontanier’in 1826 yılında geldiği ve veba hastalığı nedeniyle şehir dışında kurduğu kampında bir gece kaldığı Şebinkarahisar’ın nüfusu 20.000’dir. Evler oldukça kötü durumdadır ama bağlarda güzel çeşmeler, bahçeler ve kır evleri bulunmaktadır. Üretim yapılan şap madeni yanında işletilmeyen kurşun madenleri vardır. Ağustos ayının sonu ve hasat zamanı olduğundan kadınlar dahi tarlada çalışmaktadır. Hasat zamanı dışında ise ülkede yalnızlık ve korku hakimdir.

            Victor Fontanier, yolculuk esnasında muhtemelen Müsellim Dağı’nda, bugün varlığı bilinmeyen ve üzerinde beyaz benekleri olan kırmızı bir deriye veya renge sahip, karnı beyaz, uzun ve dolgun kuyruklu, yuvarlak ve kıllı kulaklı, alt kesici dişleri sivri, yassı kafalı ve çevik bir kemirgen tespit etmiş ve kitabında ayrıntılı şekilde de anlatmıştır.

            Victor Fontanier, Karahisar’dan Sivas’a 5 gün süren yolculuğunda, Kelkit Nehri’ni, yüksek iki kaya arasına atılmış yassı ve son derece zarif ve bir tarafında büyük demir zincirler bulunan bir tahta köprüden geçmiştir.

           

                                                      Jeolojik Kesit2  (Fontanier1829)

Kaynaklar

1- Victor  Fontanier, Voyages en Orient, entrepris par ordre du gouvernement français de l'année 1821

       à l'année 1829, Librairie Universelle, Paris 1829.

2- Özgür Yılmaz, Victor Fontanier’nin Trabzon Konsolosluğu (1830-1832), OTAM, 35/Bahar 2014,

2- https://fr.wikipedia.org/wiki/Victor_Fontanier

3- https://tr.wikipedia.org/wiki/Victor_Fontanier

4- Kemal Saylan, Seyyahların Gözüyle Gümüşhane (Osmanlı Dönemi), Gümüşhane Üniv. Yayını,

     Trabzon 015

5- 17. Uluslararası Mimarlık Sergisi Venedik Bienali Türkiye Pavyonu, Jeolojik Merak Üzerine,2021,

     ( https://pavilionofturkey21.iksv.org/tr/paperwork/on-geological-curiosity)

6- https://tr.wikipedia.org/wiki/Fersah

7- James Morier, A Journey Through Persia, Armenia, And Asia Mınor, To Constantinople, In

     The Years 1808 and 1809, Boston 1816.

8- https://tr.wikipedia.org/wiki/Yer_sincab%C4%B1

9- https://tr.wikipedia.org/wiki/Marmota_monax

10- Ange de Gerdane, Journal D’un Voyage Dans La Turquıe - D'asıee et La Perse, Fait 1807 et 1808.

     Paris 1809

11- Sir William Ouseley,Travels in Various Countries of the East: More Particularly Persia,

      Vol III, Londra 1823

12- Tahir Sezen, Osmanlı Yer Adları, Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Yayını, Ankara 2017

13- Esat Aktaş, Erzurum ve Trabzon Vilayetlerinde Salgın Hastalıklar (1838-1914), Doktora Tezi        

      Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Erzurum 2015

14- Özgür Yılmaz, Trabzon’da Halk Sağlığı ve Sağlık Kurumları (1804-1895), Mavi Atlas,

       5(1)/2017

15- Tuğrul Özcan, Sosyal ve Ekonomik Etkiler Açısından 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı,

       Doktora Tezi, 19 Mayıs Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Samsun 2010

16- Sabit Genç Amasya Sancağında Karantina Teşkilatının Kurulması, Ortaya Çıkan Salgınlar

        (1812-1918), Amasya Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi (ASOBİD), Sayı 8, Aralık 2020

17- Kemal Saylan, Licese Maden Ocağı ve Asıa Mınor Mınıng Companyꞌnin Liceseꞌdeki Faaliyetleri,

        Tarih İncelemeleri Dergisi XXIX / 2, 2014

18- Richard Kiepert, Karte von Kleinasien, 1915

    


 (https://www.coinstree.com/listing/victor-fontanier-voyages-en-orient-entrepris-par-ordre-du-gouvernement-francais-turquie-dasie-1829/18093)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

8 Şubat 2022 Salı

 

Yabancı Seyahatnamelerde Şebinkarahisar IV

İNGİLİZ SEYYAH T. B. ARMSTRONG’UN GÖZÜNDEN 1829’DA ŞEBİNKARAHİSAR

               Giriş

             Bu çalışmada, İngiliz Seyyah T.B. Armstrong’un anlatımlarına yer verilecek ve 1829 yılındaki Şebinkarahisar ortaya konulacaktır.

             T. B. Armstrong

             T.B. Armstrong’un kimliği ile ilgili somut bir veriye ulaşılabilmiş değildir. Ancak, İngiliz parlamenter Thomas Alcock ile birlikte bu geziye çıktığı bilinmektedir. (Özsoy 2014).

            Parlamenter Thomas Alcock,1828-1829'da, o zamanlar nadiren ziyaret edilen ülkeler olan Rusya, İran, Türkiye ve Yunanistan'da seyahat etmiş ve bu seyahati anlattığı Travels In Russıa, Persıa, Turkey And Greece, In 1828-9 isimli kitabı 1831'de basılmıştır. (Wikipedia). Nitekim, T.B. Armstrong da kitabının girişinde iki “beyefendi” ile bu geziye çıktığını ifade etmektedir.

             Şebinkarahisar, T. B. Armstrong’un 1831 yılında basılan Journal Of Travels In The Seat Of War , Durıng The Last Two Campaıgns Of Russıa And Turkey (Rusya İle Türkiye Arasındaki Savaş Sırasındaki Seyahatleri İçeren Günlük) isimli kitabında yer almaktadır. 18 Ağustos 1828’de Viyana’dan yolculuğuna başlayan T. B. Armstrong ve beraberindekiler, 13 Mayıs 1829’da günü Şebinkarahisar’a gelmiştir.

                  1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı

            1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı, Navarin Deniz Savaşı'nı takiben Rusya’nın Yunanların bağımsızlığını desteklemeleri yüzünden çıkmış bir savaştır. (wikipedi). Bu savaştan bir önce Yeniçeri Ocağı kaldırılmış ve Asakir-i Mansure-i Muhammediye Ordusu kurulmuştur.

            Mora isyanını bastırmak için bir araya gelen Osmanlı ve Mısır donanmaları 20 Ekim 1827’de, bugün Yunanistan’ın Mora yarımadasında bir kasaba olan Navarin’de İngiltere, Fransa ve Rusya ortak donanması tarafından yok edilmiştir. Osmanlı hükûmeti ortada savaş durumu olmadığı halde donanmasını batıran devletlerden tazminat istemiştir. Tazminat isteğine olumlu bir cevap alınamaması üzerine söz konusu devletlerle Osmanlı Devleti arasında siyasî ve diplomatik ilişkiler kesilmiş, (Özcan 2010) Çanakkale Boğazı Rus gemilerine kapatılmıştır.

            1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı, Rus Donanması’nın Osmanlı toprağı olan Kafkasya’da bulunan Anapa’ya saldırısı ile başlamıştır. Batıda Eflâk ve Boğdan’ı kısa sürede ellerine geçiren Ruslar, daha sonra Tuna Nehri’ni aşarak Rumeli’deki birçok kale, kaza ve kasabayı işgal etmiştir. (Özcan 2010). Kafkas cephesinde ise Ahıska, Ardahan, Posof, Erivan, Kars’ı işgal eden İvan Paskeviç komutasındaki Rus Ordusu, 27 Haziran 1829'da Erzurum'u (savaşmadan) ele geçirmiştir. Rumeli’de 28 Ağustos'ta Edirne'ye kadar ilerleyen Rus ordusu İstanbul'un sadece 68 kilometre uzağına dek ulaşmış, Padişah II. Mahmut 14 Eylül 1829'de Rusların bu ilerlemesini durdurmak için koşulları çok ağır olan Edirne Antlaşmasını imzalamak zorunda kalmıştır. (wikipedi)

            1828-1829 Osmanlı-Rus Savası sonunda imzalanan Edirne Antlaşması’yla Rumların (Yunanların) bağımsızlık elde etmeleri birçok ulusu bünyesinde barındıran Osmanlı Devleti’ni derinden etkilemiştir. Diğer taraftan gerek Kafkas cephesinde gerekse Balkan cephesinde çok sayıda reayanın yerlerini yurtlarını bırakarak Rusya’ya göç etmesi, askerî, siyasî, sosyal, ekonomik, demografik bazı değişikliklere ve gelişmelere yol açmıştır. Ayrıca bu savaşta salgınlar yüzünden binlerce insan hayatını kaybetmiştir. Veba gibi salgın hastalıklar, göçlerle birlikte savaşın etkili olduğu bölgelerde demografik yapıda büyük değişiklikler meydana getirmiştir. (Özcan 2010).

            Bu savaşta Rus ordusu Kelkit ve Şiran’ı dahi ve üstelik savaşmadan ele geçirmiştir. Rus Ordu komutanı General İvan Paskeviç, Gümüşhane’nin işgalinden sonra Karahisar’a kadar bir keşif harekâtı yapmış ve akabinde Şiran ve Kelkit’teki askerini çekmiştir. (Akbulut, 2000, Tosun 2021).

            Seyyahımız ve yanındakiler bu savaş ortamında Rusya’yı ve İran’ı dolaşmışlar ve Osmanlı topraklarına girmişler ve Şebinkarahisar’dan geçmişlerdir. Bu seyahat esnasında, yol boyunca düzensiz askeri birliklere rastlamışlar ve hatta Thomas Alcock ve yanındakiler Erzurum’da bulunan Serasker tarafından Rus Ordusunun durumu hakkında sorgulanmışlar, yolculuğun devamında casuslukla suçlanmamak için göze batmamaya çalışmışlardır. (Alcock, 1831).

             1829’da Şebinkarahisar

             Şiran’dan Karahisar’a

            “…Dinlendikten sonra atlara bindik ve daha önce bize bahsedilen dereyi geçtik ve yarım saat sonra bir dağın yamacındaki bir ormana girdik, zirveye çıktığımızda ise göz alabildiğince muhteşem bir dağ ormanı manzarası gördük. İki saat sonra İstanbul’dan Van'a giden yaklaşık üç yüz Ermeni ile karşılaştık, erzak kıtlığı nedeniyle Sultan'ın emriyle Van’a gönderildiklerini söylediler. Üç saat sonra İsviçre köyleri gibi güzel verimli bir vadiye sahip Şiran’a geldik. Burada çok iyi muamele gördüğümüz valinin evinde konakladık ve sabahın ilk ışıklarına kadar orda kaldık.

            (13.gün) Sabah altıda tekrar yola çıktık ve ilk dört saat boyunca bir ormanın içerisinden geçerek bir tepeye çıktık manzaramız sürekli olarak görkemli ve ilginçti. Yolumuza devam ettikçe ekili topraklar ve önümüzde sıralanmış çok geniş köyler vardı. Bu güzel ormanlık manzarayı geride bıraktıktan sonra, ince bir derenin kıyısı boyunca vadide dört saat yolumuza devam ettik. Yağmurlar son zamanlarda o kadar çok yağmıştı ki sonuç olarak yollar geçilmez bir durumdaydı…”

            Seyyahımıza ve beraberindekiler, Şiran’a gelirken yolda, İstanbul’dan Van’a giden Ermenilerden oluşan yaklaşık 300 kişilik bir kafileye rastlamışlardır. Bu kişiler erzak kıtlığı nedeniyle İstanbul’dan uzaklaştırıldıklarını söylemişlerdir.

            Gerçekten de bu dönemde İstanbul’da, ordu içerisinde ve ülkede iaşe temininde zorluklarla karşılaşılmıştır. Boğazlar ve ülkedeki iskeleler abluka altında olduğu için İstanbul’a iaşe temini zora girmiştir. Örneğin İstanbul’da yoğun bir un ve ekmek kıtlığı çekilmiştir. Savaşa giden askerlerin İstanbul’da toplanması da nüfus artışına neden olmuş, bu da iaşe sıkıntısını artırmıştır. Karaborsacılık, yolsuzluklar, doğal afetler, Rus Ordusu’nun iaşe yollarını kesmesi, Osmanlı ordusuna ait iaşe depolarına el koyması, yolların kalitesizliği, salgın hastalıklar ve savaş alanlarındaki göçler ve kargaşa iaşe sıkıntısı daha da artırmıştır. (Özcan 2010).

            İstanbul’un iaşe meselesi, şehrin gerek başkent olması gerekse çok sayıda nüfusu barındırması yönüyle son derece önemlidir. Zira hükûmet merkezinin bulunduğu bu metropolde bir huzursuzluk çıkmasının tüm ülkeyi etkileyebilme ihtimali vardır. Bu nedenle devlet, İstanbul için ayrı bir iaşe politikası takip etmeye çalışmıştır. (Özcan 2010).

            Seyyahımızın anlatımında geçen, kişilerin grup halinde Van’a gönderilmesini, iaşe temini ve erzak kıtlığını giderme önlemleri çerçevesinde değerlendirmek gerekir. Buna göre, bazı grupların İstanbul dışına göndermek de iaşe sıkıntısına önlem olarak düşünülmüş olmalıdır.

          Karahisar

            “…Bu vadiyi geçtikten sonra, olağanüstü bir görünüme sahip dağlarda iki saat kaldık. Bu bölgedeki dağlardan çıkarılan çok miktardaki şap madeninin taşınmasından dolayı bu yerlerde yoğun bir trafik meydana gelmektedir. Ayrıca bu bölgede ormandaki ağaçların yakılmasından da zift yapılır ve bu da Trabzon yolu üzerinden İstanbul'a gönderilir. Daha sonra büyük bir nehri taş köprüden geçerek yola devam ettik. Yazlık evlerle kaplı görmüş olduğum en bereketli ve en canlı vadinin içerisinden geçtik. Sağımızda devasa yükseklikteki dağlar, önümüzde yüksek bir tepede bulunan Kara Hisar şehri, ve şehrin zirvesinde güçlü ve sağlam görüntüsüyle Karahisar kalesi görünüyordu.  Nehrin kenarındaki kavak ve ceviz ağaçları rüzgarla birlikte titriyor ve az önce geride bıraktığımız görkemli dağlara sanki saygıyla eğiliyorlardı. Burada kış aniden bitmiş bahar başlamış gibiydi. Baharın gelişi on iki saatten fazladır yaptığımız uzun ve yorucu bir yolculuğun ardından gerçekten bize ilham verdi ve bizi rahatlattı. 45 dakika boyunca çok dik bir yokuştan şehre girmeye başladık ve yerleştik…”

            Seyyahımız ve beraberindekiler, büyük bir nehir dediği Avutmuş Çayını muhtemelen Biroğul Köprüsünden geçmişler, yazlık evlerin, kavak ve ceviz ağaçlarının arasından 45 dakikalık bir yokuş çıkarak Karahisar’a varmışlardır. Karahisar’a geldiklerinde kış aniden bitmiş bahar başlamıştır. Bu arada, Erzurum Yolu, şap ve zift ticareti nedeniyle oldukça hareketlidir. Seyyahımız belirtmemiş ise de, bu trafiğe, savaş sevkiyatlarını da eklemek gerekir.

 

            Tatar

            “…Tatarımız yolun sonuna gelmeden önce atın çok yorulduğunu ve yüklerle yola devam edemeyeceğini anladı ve oradan geçen insanlardan bize bir at vermelerini istedi. Hiç kimse tatarımızın bu talebini yerine getirme eğiliminde değildi ve kaçmaya çalıştılar, ancak tatarımız onlardan birini zorla durdurdu ve boğazından yakaladı ve kulağına bir tabanca dayadı, yüklerimizi hemen çıkarıp kendi atına koymazsa onu vuracağına dair yemin etti. Zavallı adam, mecburen kabul etti ve tatarımızın dediklerini yaptı, daha sonra da yorgun atımızla birlikte dinlenme yerine geldik. Hemen dinlenme yerine yerleştik. Kısa süre sonra taşralı adam da arkamızdan geldi ve tek ödülü, emirlerine itiraz etmeye cesaret ettiği için Tatarımızın sopasıyla şiddetli bir şekilde dövülmekti ve buna da homurdanırsa onu daha ağır cezalandıracak olan beyine rapor edeceği tehdidiydi...”

                Tatar, ulak olarak da isimlendirilmekte olup, aslında Osmanlılarda devletin resmî haberlerini ulaştıran görevlilere verilen addır. Ancak burada rehber veya mihmandar yerine kullanıldığı anlaşılmaktadır.

            “Osmanlılarda önceleri padişahın ve mensuplarının ulak hizmetini yapanlar ellerindeki ulak hükmüyle halktan istedikleri beygiri alabilirlerdi, ayrıca her türlü ihtiyaçlarının giderilmesini istemek gibi bir imtiyaza sahipti. Daha sonra vezirler, defterdarlar, ağalar da ulak hükmü vermeye başlamış, onları taşrada beylerbeyiler, sancak beyleri, kadılar ve subaşılar takip etmiştir.” (Halaçoğlu, 2012)  

            Nitekim, Serasker Erzurum’da , Thomas Alcock’u sorguladıktan sonra kendilerine bir tatar ve seyahat belgesi vermiştir.

            “Elinde ulak hükmü bulunan kimse kendisi, hizmetkârları ve kılavuzları için beygir almakta, eşyalarını taşıtmak için de beygir istemekteydi. Ulaklar bu hayvanları gittikleri yerlerde bırakır, dönüşte yorgun olmayan dayanıklı beygirlere el koyarlardı. Yolda hayvanlarının zayıf düşmesi durumunda rastladıkları bir kimsenin beygirini alabilirlerdi. Ellerinde hüküm bulunan ulaklara menzillerde gerekli beygirler sağlanır, beratları olmayanlara ise beygir verilmezdi. Kimlere ne kadar beygir tahsis edileceği fermanlarla Anadolu ve Rumeli menzillerine bildirilirdi. Ulakların dürüst ve namuslu, hayvana binmeye, yol meşakkatine tahammüllü olması yanında uzun müddet sadrazam veya diğer vezirlerin dairelerinde tecrübe edilmiş, terbiye görmüş kimseler arasından seçilmesine dikkat edilmiştir. Ulaklara tanınan bu imkânlara rağmen zaman zaman vazifelerinde suistimalleri görülmüştür. 1839’da posta teşkilâtının kurulmasıyla birlikte ulak sistemi ortadan kalkmıştır.” (Halaçoğlu, 2012)

            Seyyahımızın rehberi olan tatarın davranışının kendilerine verilen yetki ve haklar çerçevesinde değerlendirilmesi gerekir.

             Karahisar’dan Koyulhisar’a

            “…(14. gün)  Bu sabah, bir  insanın görebileceği en romantik ve en güzel manzaralardan bazılarına veda ettik ve dün karşısına geçtiğimiz nehrin sağ yakası boyunca bütün öğleden sonra yolumuza devam ettik. Bu nehir çok geniş ve hızlıydı nehrin çevresindeki kayalık ve ağaçlıklı manzara Passau ile Lintz arasındaki Tuna Nehri'ne çok benziyordu. Gün boyunca sık sık atlarımızın yanında yürümek zorunda kalıyorduk. Geçitlerin çoğu hızlı akıntının etkisiyle çok dardı. Manzara sürekli olarak değişiyordu ve kısa bir mesafe boyunca nehir bizim görüş alanımızdan uzaklaşıyordu ve daha sonra beklenmedik bir şekilde suyun kıyısından taşıp bir göl oluşturup önümüze çıkıyordu. Sonra kayalıkları geçtik geniş düzlükte dört nala yolumuza devam ettik. Koyulhisar’a varmadan bir saat önce, iki maden suyu kaynağını geçtik; nehrin karşında ise büyük bir bina gözümüze çarptı. Burada yol aniden sağa döndü ve çok dik bir geçitle karşılaştığımız için dinlenme yerine geri dönmek zorunda kaldık. Köyün yukarısında kayalık bir tepenin zirvesinde eski bir kale vardı; zirveye vardığımızda, doğanın en güzel yerinde, büyük dağların arasında gürültülü dünyadan uzakta asma yapraklarıyla ve ceviz ağaçlarıyla çevrili bir yerde Asya’da yetişen nerdeyse tüm meyvelerin tadını çıkarırken doğanın belki de bize sunmuş olduğu en güzel manzaraya bakıyordum...”    

      Sonuç

            Bu çalışma ile, İngiliz seyyah T. B. Arsmtrong’un anlatımına dayanılarak, günümüzden 193 yıl öncesi Şebinkarahisar’ının durumu ortaya konulmuştur.

            İngiliz seyyah T. B. Arsmtrong ve beraberindeki İngiliz parlamenter Thomas Alcock, 1828-1829 Rus-Osmanlı Savaşı devam ederken bu seyahati gerçekleştirmişlerdir. Şebinkarahisar doğrudan savaş alanı olmasa da, bir süre sonra savaşa sınır olmuştur. Savaşın yaklaşmasından önce Şebinkarahisar’da geceleyen seyyahımızın ayrıntılı bilgi vermediği görülmekle birlikte olumsuz yargısı da bulunmamaktadır.

            Karahisar-Erzurum Yolu’nun hareketliliği bu seyyahımızın da dikkatini çekmiştir, ancak yol, aşırı yağmurlar nedeniyle geçilmez durumdadır. Osmanlı’dan bugüne Şebinkarahisar’ın en büyük handikapı, yollarıdır.

           Kaynaklar

  1- T. B. Armstrong, Journal Of Travels In The Seat Of War, Durıng The Last Two Campaıgns Of

     Russıa And Turkey. Londra 1831 (çeviren Ersen Erdem)

  2- Nejat Özsoy, Tarihte Düzce’den Geçen Seyyahlar ve Kaynak Eserleri, 1. Uluslararası Düzce Tarih

    Ve Kültür Sempozyumu 21-22 Kasım 2014 Düzce “Düzce’de Tarih ve Kültür”, Düzce Belediyesi

     Ky, İstanbul 2014

  3- Thomas Alcock, Esq, The Gentleman's Magazine. 331: 547–8. 1866. (Erişim 09.01.2022)

  4- https://en.wikipedia.org/wiki/Thomas_Alcock_(MP) (Erişim 09.01.2022)

  5- Thomas Alcock, Travels In Russıa, Persıa, Turkey And Greece, In 1828-9, Londra 1831

  9- https://tr.wikipedia.org/wiki/Richard_Kiepert (erişim 04.01.2022)

10- Richard Kiepert, Karte von Kleinasien. G7430 S400 .K5 BV,

      https://maps.princeton.edu/catalog/stanford-pb311wk3338 (erişim 04.01.2022)

11- https://tr.wikipedia.org/wiki/1828-1829_Osmanl%C4%B1-Rus_Sava%C5%9F%C4%B1

      (erişim 22.01.2022)

12- https://tr.wikipedia-on-ipfs.org/wiki/1826-1828_%C4%B0ran-Rus_Sava%C5%9F%C4%B1

       (erişim 22.01.2022)

13-Tuğrul Özcan, Sosyal ve Ekonomik Etkiler Açısından 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı,

       Doktora Tezi, 19Mayıs Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Samsun 2010

14- Murat Dursun Tosun, Osmanlı-Rus Savaşları, İstanbul 2021

15- Uğur Akbulut, 1828-1829 Osmanlı Rus Savaşında Bayburt ve Çevresi, Atatürk Üniversitesi Sosyal

     Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, Erzurum 2000

16- Yusuf Halaçoğlu, Ulak, TDV İslam Ansiklopedisi 42. Cilt, İstanbul 2012,

       https://islamansiklopedisi.org.tr/ulak

 

 

 

 

 

 

 

 

25 Ocak 2022 Salı

 

Yabancı Seyahatnamelerde Şebinkarahisar III

             İSKOÇYALI SANATÇI ROBERT KER PORTER’İN GÖZÜNDEN                                                 1819’DA ŞEBİNKARAHİSAR

                 Giriş

             Bu çalışmada, İskoçyalı bir sanatçı, yazar, diplomat ve gezgin olan Sir Robert Ker Porter’in Gürcistan, İran, Ermenistan ve Antik Babil’deki Seyahatler isimli seyahatnamesinde yer alan Şebinkarahisar ile ilgili izlenimleri ve anlatımları değerlendirilmiştir.

             Sir Robert Ker Porter

            Sir Robert Ker Porter, İskoçyalı bir sanatçı, gezgin ve diplomattır. Londra’da bulunan sanat merkezi Somerset House'da İngiliz-Amerikalı sanatçı Benjamin West’in yanında resim eğitimi almıştır. Rus Çarına tarihi ressam olarak atanmış ve Rus prensesi ve Güzel Sanatlar Akademisi Başkanı Alexei Nikolaeviç Olenin'in kuzeni Mary von Scherbatoff ile evlenmiştir. İspanya'da İngiliz ordusunda görev yapmıştır.  İsveç Kralı IV. Gustav ve Naip Prens tarafından şövalye ilan edilmiştir.  Rus Güzel Sanatlar Akademisi için İran'daki Persepolis ve diğer yerleşim yerlerinde harabeleri kaydetmiş ve çizmiştir. Bu çalışması için portresini de çizdiği İran Kaçar hükümdarı Feth Ali Şah tarafından İran’ın ulusal simgelerinden biri olarak ta kabul edilen Aslan ve Güneş nişanı ile ödüllendirilmiştir. Daha sonra, Venezuela'da konsolos olarak görev yapmış, (britishmuseum.org), 1842 yılında ölmüştür.

            Ağustos 1817'de St. Petersburg'dan Kafkaslar üzerinden İran’a, önce Tahran'a ve daha sonra İsfahan üzerinden güneye, eski Persepolis'in bulunduğu yere uzun bir yolculuğa çıkmıştır. İran’ın Şiraz kentinde kaldıktan sonra İsfahan'a dönmüş, daha sonra Bağdat'a ve ardından Yunan yazar Ksenophon'un Katabasis isimli eserindeki rotayı izleyerek Üsküdar'a gitmiştir. Şiraz yakınlarındaki Pasargadae'de Pers kralı Büyük Kiros'un mozolesini bulan ilk kişidir (wikipedia).

            Bu geziyi anlattığı “1817, 1818, 1819 ve 1820 yıllarında Gürcistan, Asya, Ermenistan, Antik Babil'de Seyahatler” isimli kitabı, Londra’da yayınlanmıştır. Şebinkarahisar, bu eserin 1823 yılında basılan 3. cildinde yer almaktadır.

                                                                    


                                                   Sir Robert Ker Porter  (wikipedia)

             Sir Robert Ker Porter’in Gözünden 1819’de Şebinkarahisar

             Antik Kapadokya

            13 Kasım - (Şiran’dan sonra yollarını kaybeden Robert Ker Porter ve yanındakiler geceyi bir kulübede geçirmişlerdir.) Derin bir uyku çektikten sonra bu sabah saat beşte, ormandan çıkış yolumuzu bulabilmek için dost canlısı kulübeden ayrıldık ya da daha doğrusu tekrardan yolumuza koyulduk. Bir saatlik başıboş gezindikten sonra küçük bir mevkii olan Derbent denen noktaya geldik. Yolda olmamıza rağmen etrafımız hala ormanla kaplıydı ve yolumuz bitmek tükenmek bilmiyordu. Dört saat boyunca, kayalıklar, çalılıklar ve yüksek ormanlarda kaplı yolumuza devam ettik ama en sonunda Karaçay denilen güzel küçük bir derenin kıyılarına geldik. Burdaki yol, en son kullandığımız yolun aksine bize büyük haz veren hatırı sayılır güzel bir görünümde dere kenarı boyunca uzanıyordu. Dere kenarı boyunca çalışan bir kaç değirmen vardı ve oradan ormanın eteklerine kadar uzanan yeşil ve güzel bir şeklide ekili yamaçlarda köylüler çalışıyordu. Sağımızda yükselen yüksek dağlar zinciri, şu anda Aggia Dağları olarak adlandırılan, Strabo'ya göre eskiden Scydisses adıyla bilinen büyük dağlar Karadeniz'e ulaşımı engelleyen bir bariyer görevi görüyordu. Karaçay deresinin yönünü belirleyen Shub Khanah Dağı da diğer taraftan yükseliyordu.

             Musellim Dağı

       Şimdi eski Kapadokya'daydık ve Mithridates krallığı olarak ünlenmiş bir ülkeye hızla yaklaşıyorduk. Saat on bir buçukta, yukarıda bahsedilen dağ zincirinin güneyine doğru uzanan ve Moussalim Ovedan'ın adını taşıyan uçsuz bucaksız bir tepeye vardık. Bu yüksekliklerden üretilen şap miktarlarının bir sonucu olarak bu ilçelerden büyük bir trafik devam ediyor; ayrıca ormandaki ağaçların yakılmasından da zift üretiliyor ve Trabzon yolu ile İstanbul'a gönderiliyor

            Moussalim'den iniş çok diktir ve yuvarlanan büyük taşlarla kaplı toprağın gevşek hali hem rahatsız edici hem de oldukça tehlikelidir. Yolumuz, birçok yerde bizi daha dolambaçlı bir yol bulmaya zorlayan durgun su havuzlarıyla da kesildi. Yılın ilk aylarında baharın gelmesiyle birlikte, toprak yüzeyindeki çözülme ve aşırı yağan yağmurların etkileri ile, yer o kadar bozulmuş olur ki, yüz metreyi bulan devasa toprak parçaları, doymuş kütleden kopar ve İrlanda’daki benzer şekilde vadiye doğru kayarak iner. Bu korkunç toprak ve taş kaymaları, o bölgede yaşayan insanlar ve otlayan hayvanlar için ölümcül tehlikeler oluşturmaktadır. Bu dağın adı, rivayete göre, aşırı yağışların olduğu bir mevsimde ülkenin batısını istila etmek için bu geçit boyunca ilerleyen bir Trabzon kralının ordusunun tamamının üzerine düşen toprak kayması nedeniyle türetilmiştir.  Bu nedenle, yolumuzun üzerindeki tüm arazi, en görkemli yer şekillerinin tüm özelliklerini sundu. Derin vadiler ve tek tek dağlar gibi duran muazzam yalıtımlı yükseklikler, her biri bin sarp dikliğe bölünmüş muazzam siyah kaya parçaları yolumuz üzerindeydi. Bunların ötesinde, vadiyi çevreleyen, sarmal tepelerini uçan bulutlarla karıştıran diğer dağlar yükseliyordu. Ayaklarımızın dibinde, ince ağaçların bol olduğu ve coşkulu Avutmuş çayı akıntısıyla sulanan, alışılmadık yeşilliklerden oluşan uzun bir vadi uzanıyordu. Siyah kayalıkların en göze çarpanlarından biri olan Kara Hisar kalesini gördük. Atlarımızı değiştireceğimiz küçük kasaba uzaktan görünüyordu. Yaklaştıkça karşımıza çıkan nehri, sağlam kayadan payandalarla desteklenen iki kemerden oluşan bir taş köprü ile geçtik ve oradan da kavakların ve meyve ağaçlarının oluşturduğu  tarla ve bahçelerin içinden geçtik. Buradaki manzara oldukça etkileyiciydi. İlerledikçe, vadinin geniş koynundan kuzeybatıya doğru kademeli olarak yükseldik ve burada aynı zamanda bu dağ zincirinin adı olan Tamzara köyünü geçtik ve Kara Hisar'a yaklaşırken yolu süsleyen birkaç iyi inşa edilmiş ev gördük. Saat iki buçukta, Şiran'dan on altı saat uzaklıkta, şehre ulaştık ama bu yolun 60 km’den fazla olmadığını söylemeliyim.

            Anlatımda bahsi geçen “Eski Kapadokya” Şebinkarahisar’ın da içinde bulunduğu Roma İmparatorluğu’nun Kapadokya Eyaletidir. Yine bahsi geçen “Mithridates krallığı olarak ünlenmiş bir ülke” olarak bahsedilen yer, de Pontos Krallığı ve onun kralı VI. Mithridates’dir.  Pontos Krallığı, Büyük İskender'in ölümünden sonra Anadolu'daki Pers (İran) kökenli valilerin bağımsızlıklarını ilan etmesi ile Orta ve Doğu Karadeniz bölgelerinde kurulup, M.Ö. 302 ile M.Ö. 64 yılları arasında hüküm sürmüş başkenti Amasya olan devlettir ve Fatih Sultan Mehmet tarafından 1461 yılında zaptedilen Trabzon Rum (Pontos) Devleti ile ilgisi yoktur.

            Bilindiği üzere, Şebinkarahisar tarihi yazılır iken, Romalı komutan ve devlet adamı Gnaeus Pompeius Magnus'un M.Ö. 65 yılında ilçemizin Bayramköy bölgesinde, Pontos kralı VI. Mithridates'in ordusu ile Roma İmparatorluğu ordusunun yaptığı savaşta, Mitridates'in ordusunu yendikten sonra zafer kazanma evi anlamına gelen "Nikopolis" kentini kurduğu belirtilmektedir. Sir Robert Ker Porter’in “…şimdi eski Kapadokya'daydık ve Mithridates krallığı olarak ünlenmiş bir ülkeye hızla yaklaşıyorduk…” şeklindeki anlatımın bu çerçevede değerlendirilmesi gerekir.

            Kale'nin Pontos İmparatorluğu'nun önemli kalelerinden bir olduğu dile getirilmektedir. Şebinkarahisar'ın, bölgenin oldukça önemli bir parçası olarak Pontus krallarının dikkatinden kaçmadığı ve Mithridates’in yetmiş beş hazine kalesinden birisi olmayı başardığı, Amerikalı tarihçiler Anthony Bryer ve Davıd Wınfıeld tarafından ifade edilmektedir. Amasyalı eski tarihçi Strabon'a göre, iyi sulanmış ve ormanlık alanların bulunuşu ve birçok yerin derin vadiler ve dik uçurumlar ile kaplı oluşu o dönemde Paryadros olarak adlandırılan bu bölgeyi, böyle kaleler yapmaya çok elverişli hale getirmiştir. (Strabon, 2012). Pontos Kralı  VI. Mithridates Eupator, bu bölgede aralarında ünlü Hydara, Basgoidorize ve özellikle de Sinoria (Synoria) kalelerinin de olduğu 75 kale yaptırmış ve hazinelerini bu kalelerde saklamıştır. Bryer ve Winfield, "Sinoria" kalesinin Şebinkarahisar Kalesi olabileceğini belirtmektedir (Bryer-Wınfıeld, 1985). Ancak aksi görüşler de bulunmaktadır (Mayor, 2013).

            Sir Robert Ker Porter’in bu seyahatnamesinde bahsedilen “Müsellim Dağı” ile ilgili olarak, daha önce Şebinkarahisar’dan geçen İngiliz oryantalist ve diplomat Sir William Ouseley’in seyahatnamesi ile ilgili çalışmamızda ayrıntılı bilgi verilmiş, neresi olduğu üzerinde durulmuştur. Sir Robert Ker Porter’den önce, Sir William Oueseley Karahisar’a gelirken “Valinin Tepesi” de dediği “Müsellim Dağı” isimli bir dağı geçtiğini ifade etmiştir (Ouseley, 1823). Sir Robert Ker Porter’den sonra da, İngiliz Arkeolog John George Taylor da seyahatnamesinde, Müsellim Batran Dağı olarak aynı yerden bahsetmektedir (Taylor, 1868). Yine ifade etmek gerekir ki, Müsellim Dağı, Avutmuş Karşıyaka (Eşek Gölü) semtinin ve Yıltarıç köyünün sırtını dayadığı dağdır.

            Seyyah ve yanındakiler, Müsellim Dağı’nın indikten sonra karşılarına çıkan nehri, “…sağlam kayadan payandalarla desteklenen iki kemerden oluşan bir taş köprü ile…” geçmişler, kavakların ve meyve ağaçlarının bahçelerinin içinden ilerleyerek “Tamzara’yı geçerek” şehre ulaşmışlardır. Anlatımda bahsi geçen köprünün hangi köprü olduğu anlaşılamamakta ise de köprüden sonra başlayan bahçelerin varlığı Biroğlu Köprüsünün kullanıldığı, kuzeybatıya doğru kademeli yükseldiğine göre Kızılyokuş’tan tırmanıldığı ve Kavaklar’dan Karahisar’a ulaşıldığı düşünülmektedir. Bu güzergaha göre Tamzara kuzeyde kalmaktadır. Ancak Heinrich Kiepert’in çizdiği haritada yol Tamzara’dan geçmekte ise de (Kiepert-Karte von Georgien) bugün böyle bir yol bulunmamaktadır.

       Vadinin ve Karahisar’ın konumu ve çevresi, kısacası manzara, kendinden önce Şebinkarahisar’dan geçen İngiliz diplomat-seyyahlar James Morier ve Sir William Ouseley gibi Sir Robert Ker Porter’i de oldukça etkilemiştir.

                                                                             


                                        Müsellm Dağı    (Ocak 2022)

             Karahisar

            Kalenin konumu erişilemez görünüyor, üzerinde bulunduğu kaya, Edinburgh kalesine benziyor ve neredeyse iki kat daha yüksek. Kale tamamen zirveye yayılan bir vaziyette yapılmış ve en çok sayıda kulesi kuzey noktasından görünüyordu. Batı kısmının altında ve hemen kayanın yamacında, eğimin diğer taraflara göre daha az olduğu yerde, şehrin en büyük kısmı inşa edilmiştir. Evler çoğunlukla iki katlıdır ve birbiri üzerine sıralanmıştır. Evlerin aralarında yükselen iki cami ve bir minare, duvarlarının içinde pek de doğrulanamayacak bir rahatlık sunmaktadır. 50'si Hıristiyan olmak üzere dört yüz aile buranın nüfusunu oluşturmaktadır. Dinlenme yeri güzeldi ve burada insanlar medeniydi ve Bağdalı'da durduğumuz geceden beri küçük bir porsiyon ekmek dışında hiçbir şey yemeden sadece küçük bir buğday ezmesi suyu içtim. Neyse ki, hemen ilerlemeye hazır atlar bulduk. Beni olağanüstü güzel manzaralardan mahrum bırakacak olsa da, yalnızca bu amaç için sabaha kadar ertelemeyi ihtiyatlı bulmazdım. Bu nedenle saat dört buçukta yeniden ata bindik ve ismi kelimenin tam anlamıyla ‘Kara Kale’ anlamına gelen Kara Hisarı geride bıraktık.    

1819 Şebinkarahisar’ında, “evler çoğunlukla iki katlıdır ve birbiri üzerine sıralanmıştır”. Biri minareli, iki cami vardır. İngiliz diplomat-yazar James Morier de 1809’da Şebinkarahisar’da iki cami bulunduğundan bahsetmiştir (Morier, 1816). Şehrin en büyük kısmı, kalenin batı kısmının altında ve hemen kayanın yamacında, eğimin diğer taraflara göre daha az olduğu yerde inşa edilmiştir. Evler çoğunlukla iki katlıdır ve birbirinin üzerine sıralanmıştır. Geliş yolu üzerinde, Karahisar’a yaklaştıkça, iyi inşa edilmiş güzel evler de vardır.

            Sir Robert Ker Porter’e göre, 1819’da Karahisar’ın nüfusu 400 aileden oluşmaktadır ve bunlardan 50 aile Hristiyandır. İngiliz diplomat-oryantalist Sir William Ouseley’e göre ise 1812’de Şebinkarahisar büyük bir kasabadır ve dörtte biri Ermeni mezhebine mensup Hristiyanlardır (Ouseley, 1823).   Fransız seyyah Ange de Gerdane ise 1807 yılında Şebinkarahisar’da 2200 ev olduğunu söylemektedir (Gerdane, 1809).

            Sir Robert Ker Porter, Şiran’dan Karahisar’a gelirken, yediği küçük bir ekmek dışında yol boyunca hiçbir şey yememiş, sadece küçük bir “buğday ezmesi suyu” içmiştir. Seyyahımız ve yanındakiler, Karahisar’da durmaksızın tekrar yola koyulmuşlardır. Karahisar’ın büyüklüğü konusunda belkide acelesi olduğu için derinlemesine bir değerlendirme yapamamıştır.

                                                                 


                  İskoçya Edinburgh Kalesi 1868   (instagram/insanlıktarihindenkareler)

            Karahisar’dan Koyulhisar’a

            Vahşi bir karaktere sahip bu bölgede hafif bir inişle yönümüz 45 derece güney batı yönündeydi; karanlık, muazzam dağların sonsuz sıralarından oluşan bütün, kaotik kontrastların en sert biçimlerinde bir araya getirildiği bu coğrafyada yolumuza devam ediyorduk. Bu ağustos ayı doğanın en güzel malzemelerini bir araya getirerek daha yüksek bir bölgeye yaklaştıkça manzaramızı zenginleştiriyordu. Dağların doğal karanlığına eklenen gecenin karanlığının ve kasvetinin nesnelerin ana hatlarını karıştırarak ve gölgeleri gerçeklikle karıştırarak korkunç görünümü abartması ilerlerken gözümüzü korkuttu. Yaklaşık bir buçuk saat sonra yol bizi dağlarla çevrili çok geniş bir vadinin ovasına getirdi. Yaklaştıkça, solumuzdan piramit şeklinde yükselen devasa bir çıplak kaya kütlesini geçtik. Duman kaya bulutla kaplı tepe olarak adlandırılır ve onun ismi, rakımı hakkında bir fikir verecektir. Avutmuş nehrinin bir kolu olan Kelkit çayı buradaki tamzara vadisini sulamaktadır. Koyulhisar vadisinde dolambaçlı bir yolun ardından birçok küçük akarsu tarafından büyütülür ve Karadeniz'e dökülene kadar batıda ve kuzeyde akar en sonunda terme ırmağına karışır. Bulutla kaplı tepenin yakınında düz bir zemine ulaştığımızda, bir zamanlar meşhur olan bu ırmağı, mevcut akıntısının genişliği kırk metreyi geçmediği bir noktada geçtik; ama belirli mevsimlerde daha büyük bir sele tanıklık eden derin taşlı yatak izlerini görebiliyorduk. Çok uzak olmayan bir yerde birkaç kemerden oluşan bir köprü gözlemledim. Buradan, nehri daha yakından çevreleyen kıvrımlı kayaların derinliğini ve türbülansını artırdığı vadiye hızla girdik; ve suyun acelesini ve dalgalanmasını dinlerken, batıya doğru sarp sınırlarından birine tırmanmaya başladık. Böyle bir yolun tüm zorlukları kısa sürede bizi kuşatmıştı. Artık hava tamamen karanlıktı, bu nedenle sadece yolumuzu hayal edebiliyor ve hissedebiliyorduk ya da yıldızların zayıf bir parıltısından yararlanarak yolumuzu görebiliyorduk. Gökyüzünde ay yoktu; yani öylesine zayıftı ki, tekrar gözden kaybolmadan önce belirsizliğin üzerinde neredeyse çok az parıldayan bir ışıkla önümüzü görmeye çalışıyorduk. Atlarımızın ayaklarının taşlı yolda çıkardıkları sesler ve aşağıdaki uçurumdan aşağı akan suların sesi dışında her tarafta sessiz bir durgunluk hakimdi; bu ikisinin sesleri birbirine karışarak bizi çevreleyen dağlarda yankılanıyordu. Kısacası, attığım her adımda, karanlığın içinden anlayabildiğim kadarıyla, gecenin karanlığında böyle bir manzarayı seyretmek zorunda olduğum için daha çok heyecanlanıyordum; ve çoğu zaman hayranlık ve pişmanlık ünlemlerine dalmaktan kaçınamıyordum. Gerçekten de, o zamanlar tüm doğu turum sırasında görebileceğim en görkemli ve en yüce ülke olduğuna beni ikna olmuştum. Görme durumunun yanı sıra içinde bulunduğum diğer koşullar da kesinlikle bu fikrimi etkiledi ve izlediğimiz dar dağ yolları beni sık sık ürpertiyordu çünkü bindiğim hayvanın ayağının en ufak bir kayması bizi uçurumdan aşağı atacaktı. Burada itiraf etmeliyim ki, sık sık kendi içimde ne kadar korkunç şekilde büyük diye haykırırken sinirlerimin titrediğini hissettim. Ama daha sonra diklere çıktığımızda ve kayalık çıkıntılar boyunca, o kadar yüksek uçurumların eteklerinde yolların tek bir atın bile geçeceği kadar geniş olmadığından eminim ki, gün ışığında oralardan geçmeye cesaret edemezdim. Hayvanlarımızın sırtlarında Babilden getirdiğim ağır çantalarla birlikte bu tür yolları geçmeyi nasıl başardıkları benim için bir mucizeydi. Ağır yüklerle en tehlikeli noktaların üzerinden geçtiler, hava o kadar karanlıktı ki, bazı doğaüstü içgüdülerden başka hiçbir şeyin onlara rehberlik etmediğinden eminim; ve aynı şekilde, en dar sırtlar boyunca değişmeyen bir hızda hareket ettiler. Yük atları sırayla yürür ve ilerlemelerini daha sıra dışı kılan şey ise, hepsinin kuyruk ve yularla birbirine bağlanmasıdır. Kendimi tamamen sürdüğüm küçük bir canlıya adamıştım, o ilerlerken bir kez olsun bile dizginine dokunmadım, çünkü ancak böylesi bir güvenin benim tek güvenlik yolum olduğunu biliyordum. Hayvan başını tamamen özgür bulduğu için kendine güven duyuyor; dizginle birlikte yapılacak yanlış bir hareket hayvanın yere düşmesine neden olabilirdi. Bu şekilde, bazen dağlara tırmanarak, bazen de dolambaçlı vadilere inerek ve nehrin kenarı boyunca rotamızı takip ederek bütün gece yolculuğumuza devam ettik. Birçok derin ve dar vadiler kayalık kanallarını vadiye açtı ve daha sonra da bizi Terme nehrine ulaştırdı.

            14 kasım saat iki civarı nehrin kıyılarından ayrıldık ama uzun bir süre nehrin sesini işittik ve amaçladığımız mola yerimize doğru yükselmeye başladık. Yolumuz, şimdiye kadar geçtiğimiz yollarla tehlike anlamında eşit sayılırdı, en korkutucu yer bir zikzaktı ve o kadar muazzam bir yüksekliğe ulaştık ki, gün doğduğunda önceden çıktığımız tüm yüksek yerler altımızda göründü. Bu kadar yüksekteyken ortaya çıkan güneş ışığının görüntüsü olağanüstü derecede güzeldi. Gerçekten de dağların gölgeleri ve biçimsiz görüntüleri dağların dibine doğru uçup gitti…”

            Sir William Ouseley gibi Sir Robert Ker Porter’in yolu da Duman Kayası’nın yanından geçmiştir. Karahisar’dan ayrıldıktan 1.5 saatlik yolculuktan sonra yolun sol yanında rastlanan “…piramit şeklinde yükselen devasa bir çıplak kaya kütlesi…” olan Duman Kayası, “…bulutla kaplı tepe olarak adlandırılır…” ve seyyahımıza göre ismi de yüksekliğini ortaya koymaktadır. Bu anlatım ile daha önce Şebinkarahisar’dan geçen İngiliz oryantalist-diplomat Sir William Ouseley’in anlatımı birlikte değerlendirildiğinde, Karahisar-Koyulhisar Yolu’nun Duman Kayası yanından devam ettiği ve “…mevcut akıntısının genişliği kırk metreyi geçmediği bir noktada..” karşı kıyısına geçilebilen Kelkit Çayı güzergahını izlediği sonucuna varılır ki, Heinrich Kiepert’in çizdiği haritada, Kelkit Çayının kuzey kıyısını izleyen  farklı bir güzergah yer almaktadır (Kiepert-Karte von Georgien). Seyyahımızın, Kelkit Çayını geçtikleri noktanın yakınlarında birkaç kemerden oluşan bir köprü bulunmaktadır. Bu köprünün Kurbağa Köprüsü olması muhtemeldir.

            Sir Robert Ker Porter’in yolculukta kullandıkları atlar ile ilgili düşünceleri, onlara saygı duyduğunu göstermektedir. Yolculukta atlar birbirine bağlanmakta ve dizginleri serbest bırakılmaktadır. Bu da atların bu yola alışık olduklarını, yolu bildiklerini ortaya koymaktadır. 

           

            Sonuç

            Bu çalışma ile, İskoçyalı sanatçı, yazar, diplomat ve gezgin olan Sir Robert Ker Porter’in anlatımına dayanılarak, günümüzden 203 yıl öncesi Şebinkarahisar’ının durumu ortaya konulmaya çalışılmıştır.

            Şebinkarahisar, tarihte Mithridates (Pontos) Krallığının bir birimidir. Kale, Edinburg Kalesine benzemektedir ancak ondan yüksektir. Vadi, “…en görkemli yer şekillerinin tüm özelliklerini…” sunmaktadır. 1819 yılında da Erzurum Yolu oldukça yoğundur. Ormanlardan zift üretilerek, Trabzon üzerinden İstanbul’a gönderilmekte ve şap ticareti ağırlığını korumaktadır.

            Hepsinden önemlisi, Karahisar’da yaşayan insanlar medeni olarak değerlendirilmiştir.

 Kaynaklar

1- Sir Robert Ker Porter, Travels in Georgia, Persia, Armenia, Ancient Babylonia, &c. &c, During

     the Years 1817, 1818, 1819, and 1820, Londra  (Bu çalışma için çeviren Ersen Erdem)

2- https://www.britishmuseum.org/collection/term/BIOG62776 (erişim 13.01.2022)

3- https://en.wikipedia.org/wiki/Robert_Ker_Porter (erişim 09.01.2022)

4- J. G. Taylor, Journal of a Tour in Armenia, Kurdistan, and Upper Mesopotamia, with Notes of

    Researches in the Deyrsim Dagh, in 1866,  in: Journal of the Royal Geographical Society of London,

    vol.38 (1868),

5- Sir William Ouseley,Travels in Various Countries of the East: More Particularly Persia,

      Vol III, Londra 1823

6- James Morier, A Journey Through Persia, Armenia, And Asia Mınor, To Constantinople, In

     The Years 1808 and 1809, Boston 1816.

7- Ange de Gerdane, Journal D’un Voyage Dans La Turquıe - D'asıee et La Perse, Fait 1807 et 1808.

     Paris 1809.

8- Heinrich Kiepert, Karte von Georgien, Armenien und Kurdistan aus Heft IV des Atlas von Asien zu

     C. Ritter's  Erdkunde  https://maps.princeton.edu/catalog/princeton-5999n593 (erişim 04.01.2022)

9- Richard Kiepert, Karte von Kleinasien. G7430 S400 .K5 BV,

      https://maps.princeton.edu/catalog/stanford-pb311wk3338 (erişim 04.01.2022)

10- Anthony Bryer-Davıd Wınfıeld, The Byzantıne Monuments And Topography of The Pontos, 

      Washington 1985

11- Strabon, Antik Anadolu Coğrafyası, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul 2012.

12- Adrienne Mayor, Mithradates, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul 2013.